! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Zamanlardan bir zamanmış. Birbirinden bülbül, iki bülbül varmış. Bunlar Işık Ormanı’nda yaşar, vakitlerini birlikte geçirir ve çok iyi anlaşırlarmış. Birlikte her seher vakti kalkıp, cennet sandıkları Işık Ormanı’nda karınlarını doyururlar; çiçek, börtü böcek dolaşırlarmış.

İkisinin de tüyleri birbirinden hafif ve elvan; ötüşlerinde ilahi bir seda; dolaşırlarmış sabahtan akşama, Işık Ormanı’nda. Bu iki bülbül öttüğünde ormanda çıt çıkmaz; taş-toprak, ağaç-yaprak bir olur, bunları dinlermiş. Öyle ki, subaşına inip de, su içtikleri zaman; damlacıklar, bülbüllerin dillerine değmek için birbirleri ile yarışırlarmış. Bir kayanın yanında ötseler, kaya canlanır, onları dinlemeye başlarmış. Anlayacağınız, ormanda, şakıyarak kendilerinden geçiremeyecekleri hiçbir şey yokmuş.

Bir sabah, daha henüz sabah, sabahın sabahı iken, Ahmet ve Mehmet adındaki bu iki bülbül karınlarını doyurmak için, çalılıkların arasında yiyecek aramaya koyulurlar fakat etraflarında pek yiyecek bir şey kalmamıştır. Ahmet ile Mehmet yerlerinden epeyce uzaklaşıp, acıkan karınlarını bir an önce doyurmak isterler. Az gidip uz giderler. Derken geniş arazili ve çalılıklarında istemedikleri kadar böğürtlen görürler. Öylesine acıkmış ve yorgundurlar ki, bir an önce karınlarını doyurmak isterler.

Mehmet bütün heyecanıyla, tam bir tanesini yiyecekken, Ahmet bir silah sesi işitir. İkisi de merakla havalanıp ne olduğuna bakarlar. Bunlar avcılardan başkası değildir. İkisi de ne çok acıkmış olsalar da, korkudan hemen aradan uzaklaşırlar. O gece ikisi de boş karınla yatmanın sancısını çekerek uyurlar. O birbirinden lezzetli böğürtlenler rüyalarına girer bütün gece. Sabırsızlıkla sabah olmasını beklerler.

Diğer gün, daha henüz gün ışımadan yola çıkarlar. Bomboş midelerinin ağır sancılarıyla yine aynı bahçeye varırlar. Bahçenin orta yerinde bir yere konarlar. Gün, serin ve aydınlık yüzünü, yeryüzüne sermiş; sanırsınız ki, âlem, bülbüllerin aşkına inmiştir.

Seher vaktiyle, bahçenin rengârenk ağaçları ve meyveleri, günün bu ilk saatine hazırdır. İkisi de zaman kaybetmeden birbirinden iri ve sulu böğürtlenleri yemeye başlarlar ve bu kez ortalıkta onları korkutup kaçıracak kimsede yoktur. Her bir daldaki iri ve sulu böğürtlenler onları tepeye kadar taşır. Üç beş böğürtlen yemiş yahut yememişlerdir ki, ikisi de böğürtlen ağacının tepesinden, gördüklerinin karşısında öylece donakalırlar. İkisi de aklını ve kalbini yitirmiştir adeta. Az ileride çalılıkların arasından, güneşin ilk ışığı gibi parıldayan, o yakut kırmızısı renginde seher biriken, ıtırında amber devşiren; o, sanırsın cennetten düşmüş gülü görürler.

Ahmet ve Mehmet kendilerinden geçerek, en güzel sesleri ile ötmeye başlarlar. Tam gülün yanına varırlar ki, gül kapanmış olur. Ama artık çok geçtir, çünkü ikisi de gülün o açmış hâline, divane âşık olmuştur ve tekrar açması için, deliler gibi, fırıl fırıl şakımaya başlarlar. Onlar şakıyıp, birbirinden mehabetli sesler çıkardıkça, gül daha bir kendine çekilir, kapanır sanki. Ahmet ile Mehmet gülün başında öyle çok ve kedilerinden geçercesine öterler ki, birbirlerinin varlığını ve açlıklarını unuturlar. Zaman bir hayli ilerler ve bunların şakımaktan yorgun düşer bedenleri ama yine de gül inat eder gibi açmaz sanki. Karanlık bastırıncaya değin öterler ve artık çok geç olmadan geri dönmeleri gerekir. İkisi de yorgun ve bîtaptır. Gülün, bir kez daha açtığını görmek için ellerinden geleni yapmışlardır fakat iki bülbülün gücü dahi, gonca gülün açmasına yetmemiştir. Velhasıl biçare geri dönerler...

Pek bir şey yemediklerinden, güçleri epeyce tükenen Ahmet ile Mehmet, geceyi gamlı, ıstıraplı ve aç, kıvrana kıvrana geçirirler. Bu kez rüyalarında böğürtlen yerine, ikisi de gülü sayıklayıp dururlar. Aslında gözlerine bir damla uyku da girmemiştir, cennet parçası gülün renginden özge. Belli ki yarın ikisi de ilk iş yeniden o bahçeye gidip, gülü, açması için ikna etmek ve gülü bir kez daha açmış hâliyle görmek.

Fecir olmak üzeredir ve yine güneş daha doğmadan yola çıkarlar. Bahçeye tekrar vardıklarında ikisi de o denli aç oldukları hâlde, onca böğürtlen içinde gördükleri tek şey gülün kendisinden başka bir şey değildir. Bin şevkle gülün yanına varırlar fakat gül yine açmamıştır... Gonca gülün başında, katmer katmer olması uğrunda tekrar ötmeye başlarlar. Söylemedikleri şarkı kalmaz ama bu bütün güzel şarkılar, yinede gonca gülün açmasına fit olmaz. İkisi de deliye döner. Her daldan dala uçtuklarında, kanatlarını, ayaklarını gülün dikenine çarparlar. Ahmet ile Mehmet şakıyarak kondukça, dikenler batar; dikenler battıkça sanırsınız ki canları çıkar...

Bunlar şakıya dursun; avcılar gene silahlarını kuşanmış ava çıkmışlardır. Hâliyle silâh seslerini işiten bülbüller korkudan yine çaresiz ve bu kez kanıya kanıya geri dönerler. Bu kez de bir şey yememişlerdir ve yine umurlarında bile değildir. Gece, tekrar aynı eziyetlerle geçer. Görürler ki olacağı yok; kendi aralarında anlaşıp sadece birine açması için gülün yanına gitme kararı alırlar. İlkin Mehmet gider ve ne derse desin, ne yaparsa yapsın gül yine de açmaz. Bu kez ardından Ahmet gider ancak gül Ahmet’e de açmaz ama artık arzularının esirleri olmuşlardır. Bu cefakeş bülbüllerin akılları yetmez, gönülleri vazgeçmez. Bülbül aklı işte... Düşman etmez iki bülbülü birbirine de lâkin açmış bir gül kokusu delirtir ikisini de.

Gece, yanıp sönen yıldızların altında, pır pır eder yürekleri. Işık Ormanı’nda hayat durmuş, geceler daha uzun ve çıt çıkarmak yasak olmuştur sanki. Ahmet ile Mehmet’in gözlerinden akan yaş, ateş olur yakar Işık Ormanı’nda ne var ne yok her şeyi. Su içtikleri nehir elem içindedir; kondukları dallar keder, şakıdıkları kayabaşları ıstırap içindedir. Kimseler bilmez nedir dertleri. Kimseler soramaz bu garip bülbüllerin çilesini.

Ahmet ile Mehmet artık zayıf, çelimsiz ve takatsiz iki bülbüldür. Yinede son bir umutla ikisinin de aklına bir şey gelir. Zannederler ki, az öttüklerinden ötürü gül açmıyordur. O gece ikisi de kendi içinde, yarınki seher vaktinde, gül açana ve son nefeslerini verene değin ötme kararı ılır...

Gün yine başlamadan ve yine güneş daha doğmadan yola çıkarlar. Öyle yorgun ve açtırlar ki, gülün aşkı olmasa oldukları yere yığılıverirler aslında. Ama bu kez o kadar emindirler ki açacağından; yol boyunca birbirlerine gülü gördükleri o ilk anı anlatıp dururlar. Teselli bu ya; teselli olurlar. Velhasıl bu bela ile ah-u zar çeke çeke bahçeye bir kez daha ulaşırlar. Kanatlarında derman, gözlerinde yaş kalmamıştır. İki nefeslik canları vardır; ikisi de canlarında cehenneme dönen gülün aşkını taşır.

Şems, dağların sırtından, geceyi def edercesine yükselmeye başlar. Yeşil, ayan beyan tek rengi olur düzlüklerin. Işık, bir kez daha bütün çiçeklerin kokusuna karışmanın huzuru ile yayılır etrafa. Bu seher bir başka seherdir sanki. Seherin içinde nihayet vardır sanki.

Ahmet ile Mehmet düzlüğe ulaştıklarında, az ileride, çalılıkların arkasından yayılan gülün kokusunu da alınca, var güçleriyle ilerlemeye başlarlar. Sehere karışan gül kokusu, misk-î amber yapar afakı. Gül açmış, onları bekliyor gibidir. Bir iki adım sonra, işte o nuranî billur parçası karşılarındadır. Gül, yakut edasını, mayısın orta yerine açmış gibi ve onca yeşilin içinde yeşilden pek durmaktadır. Gökyüzü alabildiğine mavi, yeryüzü ondan hafif bir hâldedir ve gül, hiç açmadığı kadar açmıştır adeta. Ahmet ile Mehmet bu manzara karşısında, cihanı dinleten dillerini yutarlar. Günlerdir derdinden divane olan, gözlerine bir katre uyku girmeyen, Işık Ormanı’nı sedasız eyleyen bülbüller nihayete ermişlerdir. Fakat bu vuslat onların sonu olur. Ahmet ile Mehmet son kez birbirlerine bakarak iki nefeslik canlarını bir kerede verircesine, oldukları yere yığılırlar. Yürekleri şahrem şahrem; düşer ikisi de, cennetten düşmüş sandıkları, gül dibine.

Oysa gül açmıştır, lâkin tacında bir insan eli vardır. Gül, insan eli değdiği için açmıştır. Bir insan eli bülbüllerin feryadına gamdır. Gül, onca yakarışa değil de, bir insan elinin koparan avuçlarında açmıştır. Gül ne bilsin, çok geçmeden kopacaktır. Gül aklı işte, ermez bülbüllerin nefesine; açmaz da yalansız, insan eli bahane.

İki bülbül, bir güle zar ve haktır. Bir insan eli, gülün inanabileceği tek yalandır. Işık güle değmiştir, gül de bir insan eline...

Yine de sonları olur Ahmet ile Mehmet’in. Yetmeyen dilleri bir de yürekleri kalır geride; bunlar “gerçek yahut yalan” yazılsın diye...

Gül insan elinde açarmış,

el yalanmış...


Ömer Saylık Davutoğlu
1999–2004

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......