! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Yaklaşık bir saat sonra gidip sağlık karnemi alacağım. Üniversiteli olmanın bu büyük getirisi, yanında kimi sıkıcı ve zaman kaybına yol açan uğraşları da birlikte getiriyor elbette. Mesela her dönem sağlık karnemi yenileme zorunluluğu ile saatlerimi heba ediyorum. Böylece ödemiş oluyorum, sağlığımın karnesine kavuşmanın huzurunu. Düşünüyorum da okul bitince yaklaşık bir tam günüm sırf bu iş için uçup gitmiş olacak. Yazık!..

Dünden beridir koşuşturuyorum. Yorgunum ve bekliyorum! Emekli sandığına yakın bir kıraathane de oturmuş, az önce bitirdiğim çayın kalan buruk tadıyla etrafa bakınıyorum. Bir yandan televizyonda National Geographic’i izliyor diğer yandan da, yan masalarda dörtlüyü kuran okeycilerin, batakçıların yanık yanık gelen seslerini, ortacının (çayları dağıtan kişi), “taze çay-çay taze...” çığırtkanlığını duymamak için elimden geleni yapıyorum. Ama yapamıyorum!

Ocağa yakın bir yerdeyim ve ortacı da ocağın hemen yanında duruyor (çay dağıtmadığı zamanlarda). Kahve sahibine benzeyen (sanki kahveciyi tanıyormuşum gibi), kel, suratından düşen bin parça ve sanki on yıldır kavga etmemiş gibi biri masama yanaşıp, masanın üzerine koyduğum kitabın adını okumaya çalışıyor. Kitap “Rekreasyon Ve Animasyon” diye bir kitap. İçimde, olmamam gereken bir yerde olmanın, anlamlı hissi filizleniyor. Nedensiz bir tedirginlik ile sigarayı tutuşum yüzümde birleşiyor; zannedersin ki, yüzüm kahvenin orta yerinde, olmaması gereken şey gibi duruyor. Derken, ocakçı yavaş yavaş yanaşıp (beni ürkütüp-hayvanmışım gibi-incitmemeye gayet özen gösterip, kitap için geldiğini belli ettirmemeye çalışsa da bu, her hâlinden belli…), o da kitabın ismini okumaya çalışıyor. Epeyce yaklaşıp sonra ayrılıyor. Ocakçı oldukça genç biri. Muhtemelen liseyi yarıda bırakıp, çeşitli işlerde çalıştıktan sonra ve başka bir iş buluncaya değin burada çalışan ve her gün aynı işleri yapmaktan bunalmış, aynı kişilere çay demleyip (ki demlediği çay dünyanın en güzel çayı olsa da, bir kez bile kimse eline sağlık dememiştir.), aynı bardakları yıkamaktan, kirlerine bakmaktan tiksinen ve bıraksalar dünyayı kurtaracak hayalleriyle, her zamanki yerinde her zamanki gibi duruyor. Ocakçı, ortacıya, dün gelen dört kişinin, kahveyi epey dolaştıktan sonra gidip kuytu bir masada oturmalarını anlatıyor ve bu durum kahvede sık karşılaşılmadığından olsa gerek, gülüşüyorlar...

Kahvedeki her kez orta yaşın üstünde insanlar ve muhtemelen çoğu da emekli. Ben, bu olmamam gereken yerde, birbirinden garip, birbirinden yalnız varsayımlar ürettiğim bir sırada, tüm ilgiyi kendine çeken ve “görüş açımın tamamını kaplayan”, göbekli (aslında bu tabir onu epeyce zayıf nitelendirebilir) bir adam masamın önünden geçti. Öyle ki gözlerim vücudunda gezinirken başım epeyce hareket etti. Kahveyi şöyle bi dolaşıp sonrada çıktı sanırım.

Kahve çok eski bir yapıya ve dizayna sahip olmasa da civardaki kır saçlı amcaları kapmış görünüyor. Oyun onlar için vazgeçilmez bir zaman öldürme aracı. Öyle ki, hâlâ birbirlerine, “Ben de yaşlanınca senin gibi geç mi oynayacağım?” diye küçük şakalar da yapmaktan geri kalmıyorlar. Arkamdan gelen bir ses, oyun arkadaşına dünyanın en muhteşem küfürlerinden birini dilliyor. Küfürden anladığım kadarıyla sanırım evli ve karısıyla pekiyi geçinmiyor. Evrimini tamamlayamamış bir psikoloji sanırım.

Bir çay daha istiyorum. Bu diğerinden biraz daha koyu fakat güzel yine de. Kahvede yapılan çayı her zaman sevmişimdir. Belki en kötü çay kullanılıyordur ve hatta bardaklar yıkandığı suyun sadece sesini duyuyordur ama bu başka türlü bir şey. Evde tadını çok sevdiğim bir çeşit yerli çay ile tomurcuk çayını harmanlayıp öyle demliyorum. Estetik bir bardağa, istediğim oranda çayımı doldurup, çayın tadını değiştirmeyen toz şeker kullanıyorum ama yine de kahve çayının yerini tutmuyor. Galiba birinin hazırlayıp bana sunması, çayın bendeki anlamını tamamen değiştiriyor ve tabi ki tadını da. Bir de kahvenin havası, çayda unutulmaz bir tadı sihirli bir şekilde damakta bırakıyor.

Hemen sağımdaki masada üç kişi kâğıt oynuyor. Aslında dört kişiler ama dördüncü kişi sadece izliyor. Oynayanlardan biri yeni aldığı elin düzenini kurarken, izleyen adam, “Ben olsaydım, şu dokuzluyu atar, kızları bozar, papazları ise sona saklardım.” gibisinden bir tavırla izliyor ve tabi çıtı dahi çıkmıyor. Diğer oyuncunun piposundan yükselen aroma kahveyi giderek sarıyor, ortam mistik bir hâle bürünüyordu. Ben de nefes almayı burnumla gerçekleştirip, aromadan kendi payıma düşeni almaya çalışıyorum. Yorgunluğumun azaldığını, az da olsa dinlenmiş olduğumu hissetmeye başlamıştım.

İkinci çayım da bitince, hâliyle tuvaletim geldi. Ortacıdan lavabo olup olmadığını sordum. Eliyle işaret ederek merdivenin altında olduğunu söyledi. Çantamda pek önemli bir şey olmadığından, sadece cep telefonumu alıp indim. İndikçe karanlıklaşan yerde vaktiyle oyun oynandığı, işe yaramayan masaların ve sandalyelerin paslı tozlarından açıkça belli oluyordu. Tuvalet unutulacak kadar kuytu bir yerde, loş bir ışık ile aydınlatılmış, derme çatma olduğu her hâlinden belliydi. İşimi görüp hemen çıktım. Tuvalete sinmiş koku, size bir rekor kırdırabilecek keskinlikte, çabuk olmanızı sağlayacak derecedeydi. Yıkadığım elimi daha çok kirleten bir de çeşmesi vardı.

Yukarı çıkınca gördüklerime inanamıyordum! Aslında tek bir şey görüyordum ama böyle hissetmeme geçerli bir nedenim vardı çünkü masamda “görüş açımın tamamını kaplayan” adamı, oturur vaziyette görüyordum. Masamla aramda fazla mesafe yoktu dolayısıyla nedenini sorgulayamadan (sormadan) masama oturdum.

Önceden çıkardığım deftere, oyalanır gibi görünmek için bir şeyler yazmaya başladım. Umurumda değilmiş gibi bir tavırla, bir yandan yazıyor diğer yandan da adama kaş altından bakıyorum. Acaba neden masamda oturuyordu ve aklından gecenler nelerdi?

Daha önce yaptığım “kahvenin sahibi” tahminimi geri almam gerekiyor sanırım, çünkü bu adam daha çok hak ediyor. Öyle ki, dolu bir masaya izin almadan oturabiliyor. Üstelik yine benim masamda, elindeki havluyla, yeni yıkadığı yüzünü homurdana homurdana siliyor ve lakayt havluyu masamda uygun gördüğü köşeye çekinmeden bırakabiliyordu. Evet! Evet! Bu adam kesinlikle kahve sahibi. Hem öyle olsa bile neden masamda?

En küçük hareketinde, kendime yumuluyorum. Onun da beni gizliden süzdüğünü hisseder gibiyim. Benim için aklından geçenler, kötü niyetli olma ihtimalim mi? Kim bilir, belki hırsız falan olduğumu düşünüyordur, hatta bir casus bile olabilirim onun için!

Bir ara etrafıma bakınınca boş masaların olduğunu gördüm. Tuvaletten çıkınca şaşkınlıktan fark etmemiş olmalıyım ki, oturacak boş masa olmadığını düşünüyordum. O yüzden gelip oturmuş zannetmiştim ama yok! Bir amacı olmalıydı aksine bir anlam veremiyordum. Bir taraftan bir şeyler karalarken bir taraftan da adamın yüzüne bakmaya çalışıyorum. Derken adam ocakçıdan bir deste kâğıt istedi. İstemesiyle içimde aniden bir ürperti! Şimdi ne olacak diye? Büzülerek defterime yumulmuş, aklımdan geçen ihtimalleri oyalamaya çalışıyorum. Fakat tedirginliğimi dinleyen kim.

Yoksa benimle oyun mu oynamak istiyor? Neden oynamak istesin ki? Beni henüz tanımıyor bile, hassaten ben de onu tanımıyorum. Hem bunca olan şeylerin benim tarafımdan nasıl göründüğünü hiç düşünmüyor mu ya da hiç çekinmiyor mu? Herhangi bir niyeti yoksa bile, benim rahatsız olabileceğimi yahut yanlış anlayabileceğimi zannetmiyor mu? Zannetmiyor olsa gerek ama yine de hangi hakla bir müşterinin masasına oturabilir ki? Hepsinden önemlisi amacı ne?

Kısa sürede onlarca soru kafamda belirmişti ve ben hiçbirinin cevabını bilmiyordum. Kahvede aniden yükselen sesler, kâğıtların büyük itinayla dizilişine gömülen gözler, yeni demlenmiş çayın kokusu... Acaba kaçı benim farkımda ve ben şimdi ne yapmalıyım?

Bir an adam için düşündüklerimi, onun hissetmiş olabileceğini düşündüm. Belki de o önümden geçerken, aşırı kilolu biri diye tasvirimi hissetti ve buna bozuldu ya da ben fark etmeden yazdıklarımı gördü. Bu pek olası değil sanırım. Çünkü oldukça küçük ve benim anlayabileceğim bozuklukta yazıyordum. Belki de ne yazdığımı, neden burada olduğumu merak edip, sormak için oturmuştur ama yok öyle olmuş olsaydı çoktan sorardı. Peki bu adamın derdi neydi? Cevapsızlığım çoktan kalkmam gereken masaya beni zincirlemiş gibiydi. Düşündükçe, düşünemez bir hâle düşmüştüm. Zaman geçtikçe geriliyor, sanki anîden bir şeyler olacakmış gibi hissediyordum ve hiçbir şey yapmıyordum.

İçimdeki bunca hengâme beni içten içe hırpalasa da, dışardan, bu durum beni hiç rahatsız etmiyormuş gibi istifimi bozmuyordum. Öyle ki, onun gibi bir adam da sağıma otursa, umurumda bile olmayacakmış gibi görünmeye çalışıyordum. Derken, adam, epeyce karıştırdığı elindeki desteyi bana doğru uzatıp, önüme bıraktı! Başımı kaldırıp adama baktığımda; davetkâr bir sesle; “OYNAR MISIN?” diye seslendi!

Böyle bir şey olacağını düşünmüştüm ama ne yapmam gerektiğini düşünmemiştim. Adam tüm bilinmezliği ile desteyi önüme koymuş cevabımı bekliyordu. Hem de sorduğu soruyu duymamama ihtimal vermiyor, gözlerimin içine kitlenmiş, vereceğim tepkiyi çözmeye çalışırcasına benden cevap bekliyordu. Ben de, onun beni anlamaya çalışmasını yarıda kesercesine “hayır” dedim! “Pek fazla zamanım yok. Zaten kalkıp sağlık karnemi almalıyım. Belki başka zaman!” diyerek ve sanki oynamamak için alelacele uydurulmuş bir mazeret gibi görünmesine göz yumarak, saatime bakıp; sigaramı, çakmağımı çantama koyup, kitaplarımı da telâşla alıp kalktım. Çay ücretini verecektim ama ortacı ortalıkta yoktu! Elimi cebime sokup ocağın olduğu yere yürüdüm. Ocağa bakan genç beni fark edip yüzünü bana çevirince...

—İki çayım vardı.

—Sekiz yüz bin.

Bir milyon uzattım. Ocağın hemen yanında duran dipliklerden birine elini uzatıp iki yüzlük seçmeye çalışırken, adamın arkamda kalan gözlerini, kaşlarını, masada duran desteyi ve sanki bir vuruşta masayı parçalayacakmış gibi bir öfkeyi, adamın devasa bedeninden hisseder gibiydim! Belki de ensemden tutup(!), bir çırpı da tekrar masaya oturtacak(!), benimle oynamadan hiçbir yere gidemezsin(!), diyecekti ama olmadı. Fakat ensemden tutmuş gibi kasılmıştım, iki yüzlüğü beklerken. Belki içten içe canım bile yanmıştı lakin bir an önce kahveden çıkma azmimden olsa gerek tüm bu olanları çıktıktan sonra yorumlayabildim.

Ocakçı iki yüzlüğü uzatıp iyi günler diledi. Ben de, çay çok güzeldi elinize sağlık, diyip uzaklaştım. Kahveden çıkana kadar adamın beni gözleriyle takip ettiğini hissediyordum! Kahveden çıkar çıkmaz saatime tekrar baktım. Önceki bakışımda fark etmediğim şeyi fark ettim! Sağlık karnemi almam için söylenen zamanı, neredeyse bir saatten fazladır geçmiştim.

Hayıflana hayıflana yürümeye başladım; bir bu eksikti diyerek! Karşı kaldırıma geçerken, kahvede yaşadıklarımı, beni ezmek üzere olan otobüsün önünde bırakıp, uçarcasına karşıya fırladım! Otobüs şoförü “Hey dostum senin derdin ne?” dercesine kornayı basılı tutup bana baktı. Ben de “dalgınlık işte” der gibi elimi kaldırıp ondan özür diledim. Otobüs hızla devam ederken, kahvede yaşadıklarım, bir hayalet gibi otobüsün içinden tek bir çizik dahi almadan geçip, tam karşımda dur(uyor)du! Karşımda duran o adamdan başkası değildi! Demek ben çıkar çıkmaz ardımdan gelmiş, ne yöne gittiğimi öğrenmek için beni izlemişti. Hâlâ yukarıda kalan elimle, özrümün alınmamış yarısını alırken, salaklaşmış yüzümün gülen ifadesini de adamın bana bakan gözlerinin bilenmiş kısmıyla yarıda kesip, boşlukta ne var ne yok toplayıp, toparlamaya çalıştım kendimi. Bir kez daha her şeyi yeniden yaşamak zorunda kalmıştım. Adam iki eli ceplerinde, ayakları birbirinden ayrı, bana dikilmiş bakıyordu. Gözlerinin birleştiği yerde ise parçalanan bir şeyler vardı sanki. Adama fazla bakmaya dayanamadım (korktum belki). İnce bir ürpertiyle, az ilerideki Emekli Sandığı... girişine doğru hızla yürüdüm.

Kapıdan içeri girdiğim de o birbirini ezen kalabalığın ikiye katlanmış olduğunu gördüm. Sağlık karnem yenilenmiş olsa bile benim ona ulaşmam yaklaşık 100–120 kişiyi kandırıp çıkış veznesine ulaşmam demek, ki bu oldukça çetin ve denenemeyecek bir şey! Sırafişi veren makine bozuk bu yüzden kim kimin sırasında hiç belli değil. Kafam karışmıştı, ne yapacağımı bilmez durumdaydım. Bir an şu karşımda kuzu gibi duran yangın alarmına basıp, karneyi dağıtan memuru bile yerinden zıplatarak, karnem ile benim aramda hiç bir canlıyı bırakmama fikri belirse de, bunu yapamazdım. Önceki hayatıma geri dönmek için can atıyordum ama atamazdım!

Ya-sabır! Diyip. Kalabalığı biraz geçince cama asılı o kâğıdı görüyorum. Önceki hayatımı biraz daha ertelemem gerektiğini anlatan o melun yazıyı okumaya başlıyorum. “ 15:30’da çıkan karneler yarın 13:30’da dağıtılacaktır.” Bu saçmalığın büyüklüğünü anlatan yazı pişkin pişkin gülüyor sanki bana. Olan tüm anlamsızlıkların böyle nizami bir sırayla üst üste beni bulması, tesadüfün bir kez daha mümkün olmayışına alenen bir delil gibi; bana olduğundan fazla şey anlatıyor. Tıpkı son dakikada gelen gol gibi. Maç bitmeden oradan ayrılıyorum.

Yarın tekrardan gelmenin ağır yükünü koşulsuz kabulleniyorum ve basamadığım yangın alarmı düğmesini yerinden sökercesine kapıdan dışarı çıkıyorum. Sağ çaprazımda kalan kahve, gözlerimin kenarından tüm unutmuşluğuma rağmen bana ulaşıyor. Sanki kırk yıldır buradan geçiyor gibi yapıyorum. Her gün aynı şeyleri görmeye kanıksamış gibi yapıp, kahveye bakmadan, fark etmeden ve aklımdaki tek şey iken, hiç hatırlamıyormuş gibi oradan uzaklaşmak istiyorum. En geniş adımlarımla yürürken, bir yandan da adamın beni gözleyip gözlemediğini gözlemek istiyorum ama yapabileceğimden de pek emin değilim. Ne yaparsın merak işte... Yanlışlıkla bakma süsü verip, yani nerdeyse tek gözümün çeyreğiyle, adamın olduğu yere doğru bakıyorum. Kimsenin olmadığını görünce, bu kez ne kadar gözüm varsa hepsiyle bakıyorum. Sonra ilk defa buradan geçiyormuş gibi kahveyi dışardan süzüp, inceden inceye oradan uzaklaşıyorum.

Yolda yürürken, olan-olmayan, olmak üzereyken cayan ve hatta olmasına ihtimal dahi olmayan yaşanmışlıklarımı bir bir anlamaya çalışıyorum ve aklımın, o hiç görmediğim ortasında duran “o adam”; kimdi o adam? Neden benimle oynamak istedi ve neden beni takip etmişti?

Eve vardığımda aklımdakilerin çoğunu atmış, Pembegül ile yarın nerde buluşacağımız konusunda masaj yazıyordum. O sırada Pembegül’den mesaj gelince yarıda kesip onun mesajını okudum. “Yarın 08:30’da Güneş’in arka bahçesinde... seni çok özledim...” Hemen girişi aynı olan mesajıma “Beni özleyene, yarın 08:30’da Güneş’in arka bahçesinde... kavuşmak üzere...” ekleyip yolladım. Haftanın iki günü, Cuma ve cumartesi Pembegül ile bir kitapçının arka bölümünde bulunan ve pek fazla insanın bilmediği bir yer olan ve ayrıca kitap okumak için ideal, şirin bir bahçede buluşuruz.

Daha iki gün önce biraz tartışmış, onu istemeden kırmıştım. Bazen beni dinlemediğini düşünüyorum ve üstüne fazla gidiyorum. Neyse ki beni anlıyor ve benim yaptığımı yapmayıp, “neden” sorusuna yanıtım oluyor.

O gece erkenden uyudum. Günün tüm temaşasını üzerimden atmak; uyandığımda, ilk sabahıma kalmış gibi, sabahın s’sinden başlayıp son harfine değin yaşamak istiyordum.

Sabah saat 07:00 gibi uyandım. Telefonumu açtım. Elimi yüzümü yıkamak için lavaboya gittim. Pencereden suya değen ışık muhteşemdi. Su, sevdiğini gören gözler misali ışıyordu. Elimi yüzümü yıkarken telefona mesaj geldi. Alelacele yüzümü silip, mesaja baktım. GÜLÜM... “Günaydın canımın cânı...” içimden, işte sabahın ilk harfi, diyerek... “günaydın gün yüzlüm...” diye cevap yazdım. Ardından çabucak hazırlanıp; sigaramı, üstümü başımı alıp evden çıktım.

(Yaz ayındayız fakat havada güfteleşmiş bir serinlik var. Ankara’da, ben bildim bileli, yaz sabahları hep böyle olmuştur. Burada sabahları, rüzgârın elleri üşür. Cepleri yoktur rüzgârın Ankara’da.)

Her zamanki yolun kenarın da, kenarından kopmuş bir koku, benimle birlikte otobüs bekliyor sanki...

Gelen ilk otobüse binip gidiyorum. Çok geçmeden Kızılay’a vardım. Saat 08:10. Her zamanki yerden birkaç poğaça aldım. Güneş’e varınca 08:20 oldu ve Güneş açılalı daha 20 dakika olmuş. Kapıdaki, “yine bunlar” bakışını, ustaca “hoş geldiniz” ile birleştirip buyur etti.

İçeride yeni kitap kokusu ve her zamanki gibi muhteşem. Bahçeye geçiyorum. Pembegül’üm oturmuş beni bekliyor. Yanına gidip, arkasından gözlerini kapadım.

— Bil bakalım ben kimim?

— Girişteki görevli olmadığın kesin... Yoksa çoktan başına bu çantayı geçirmiştim...

— Ooo! Sen böyle dedikten sonra seni öpmek bayağı bi tehlikeli görünüyor. En iyisi günaydın demek.

Dedikten sonra oturdum.

— Günaydın Fatih.

— Günaydın Gülüm.

— Kapıdakini gördün mü?

— Evet, anlaşılan sen de görmüşsün.

— Ne var ki bunda. Yani biz sadece gelip burada kitap okumuyoruz diye böyle surat yapılır mı insana?

— Neyse takma kafana. Hem hatırlamıyor musun? Ben de restoranda çalışırken, erkenden gelen müşterilere nedenli gıcık olduğumu anlatırdım sana. Adamlar açalı daha yarım saat olmadı ve biz burayı işgal ettik. Hem bak o çok sevdiğin poğaçalardan aldım.

— Zeytinli de aldın mı?

— Almaz mıyım? Hem de iki tane. İki tane de patatesli.

……………….

— Dün ajansa gittin mi?

— Gittim. Almadılar!... Üniversite mezunu olmam gerekiyormuş. Parttaym, reklâmcılık için uygun değilmiş.

— Sen ne yaptın? Hallettin mi karne işini?

— Hiç sorma yaa! Başıma gelmeyen iş kalmadı. Önce adamın biri musallat oldu sonra bir otobüsle tahtalı köye gidecektim ama sanırım yer yoktu; şoför durmadan geçti. Daha sonra emekli sandığında, yangın çıkarsam da mı yangın alarmı düğmesine bassam yoksa yangın çıkarmasam da mı yangın alarmı düğmesine bassam, diye tekerleme denemeleri yaptım fakat bir türlü karnemi alamadım!

— Hiç bir şey anlamadım. Sen sağlık karnen dışında ne varsa her şeyle uğraşmışsım.

— Hayır canım, sağlık karnemin dışında ne varsa benimle uğraştı.

— Ve sen onca şey olurken tekerleme mi taptın?

— Yok be güzelim. Bak şimdi...

— Nereye?

— Ya bi dursana, şakanı sonra yaparsın...

— Tamam tamam. Anlat bakalım ne oldu?

— Dün senle ayrıldıktan sonra emekli sandığına gittim.

— Eee...

— Süresini uzatmak için içeriye vermiştim. Üç buçukta gelip alın dediler. Saate baktım. Nerden baksan bir buçuk saat var. Ben de etrafta dolanırken, bi tane kahve gördüm. İki çay içip, dinlenirim dedim. Kahvede tek başıma otururken bi ara lavaboya indim. Çıktığımda bi de ne göreyim. Adamın biri masamda oturmuş, elini yüzünü siliyor. Ben de, önce yer olmadığını zannedip bir şey olmamış gibi masaya oturdum.

— İzin aldın mı bari oturmak için?

— Yok. Ben yokken dağıtmışlar. Kalmadığı için de izin almadan oturdum.

— Belli. Adam bayağı bi almış olmalı sen yokken.

— Sen bu gün bayağı bi havandasın anlaşılan.

— Bozuldun mu yoksa?

— Yoo! Sadece fişi takmayı unuttun o kadar.

— Bakıyorum, senin de benden geri kalır yanın yok.

— Ne o bakmaya karar verdin herhâlde.

—Tamam tamam sustum artık. Seni özlemiştim, biraz kızdırmak istedim.

— Altını açık unuttun ama, pişti haberin yok.

— Anlaşılan bu kez sen başladın.

— Ne yapayım. Ben de seni özlemişim.

—Ne kadar özledin söyle bakayım. Kirpiklerindeki her boşluğa bir kitap yazacak kadar.

— Peki sen ne kadar özledin?

— Ben de o kitapları bi çırpıda okuyacak kadar.

— Demek derslerini böyle geçiyorsun.

— Nasıl yani?

— Kopya çekerek y-a-n-i...

— Ben kopya falan çekmedim. Hem asıl kopyacı diye sana derler.

— AA nedenmiş o?

— Tabi. Sen, kirpiklerimin boşluğundan çekerken iyi...

Galiba Pembegül’ü biraz sinirlendirdim o ara. İkimizden biri alttan almak zorunda. Yoksa ilişkimiz, birbirimizi özlediğimiz bugün bitmiş olur.

— Bi tane daha yer misin?

— Yok. Zaten çok yedim.

— Tamam o zaman. Ben sana gidip çay getireyim sonra da neler olduğunu anlatayım.

………………

— Ben masaya oturduktan sonra adamın masasını halt etme ihtimalinin olamayacağını çünkü masamda çantam ve kitaplarımla, başka birinin oturduğuna ilişkin ipuçlarını, ben lavaboya inmeden orada bırakmıştım. Adam, oturduğu masada, tek başına nerden baksan beş kişilik yer kaplıyor.

— İyi ya, sen de bi okey çevirseydin. Baksana fazladan iki kişi bile varmış.

— Aman çok komik. Gülüm, adam, kahvenin sahibi falan olmalı hem öyle olsa bile bir başkasının masasına oturma hakkının olduğunu pek sanmıyorum.

— Doğru haklısın. Peki neden oturduğunu falan sormadın mı?

— Hayır. Sormadım. Adamın nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum. İşin ilginç yanı adam benimle kâğıt oynamak istedi.

— Ee...! Tabi baktı ki senin okey falan oynayacağın yok, belki kâğıt oynarsın diye düşünmüştür.

— Herhâlde sen olsaydın, okey de oynardın kâğıt da. Oyun oynamak sandığından çok daha zor! Bilmediğim bir yerdeyim, tanımadığım insanlar ve ürktüğüm bi tip. Nasıl oynardım ki? Aslında adamın oynamak istemesi, benim geç kaldığımı fark etmeme neden oldu ve böylelikle oradan kalkmama iyi bir bahane olmuş oldu.

Kahveden çıkıp tam karşıya geçerken de, bi otobüs neredeyse bana çarpıyordu. Sonra Emekli Sandığı’na girdim. Zamanında gidemediğim için de, bu güne ertelemişler.

— Peki yangın söndürme neyin nesi.

— Önemli bi şey değil. Başıma gelenler bir şaka gibiydi; ben de oradakilere şaka yapmayı düşündüm bi ara, hepsi bu. Yani anlayacağın karneyi alamadım. Bu gün biraz oyalandıktan sonra hemen oraya gidiyim de, yine kaçırmayım. Peki sen ne yapacaksın bu gün?

— Ben de 10:30’daki derse girip, ardından annemle alış verişe çıkacağız.

— Yani öğlenden sonra seni göremeyeceğim, öyle mi?

— Biraz öyle olacak.

— Bi tane daha çay içer misin?

— Kalksak daha iyi olur. Yoksa ikimiz de geç kalacağız.

Birlikte kalktık. O dersine, ben de karneden önce, bizim Mustafa’nın yanına uğradım. Bizim Mustafa, “Tatlıcan” diye bir yer işletiyor. İş yerinin adı gibi mizacı hoş biri Mustafa. Zaten yerin ismini de çevresindeki arkadaşları ondan esinlenerek tavsiye etmişler, o da neden olmasın diyip, Tatlıcan bırakmış. Tatlı adına ne ararsanız bulabileceğiniz bir yer. Oraya yeni ayak basan her kim olursa, kendisine ilkin “İncir Ekşisi” diye bir tatlı tavsiye ediliyor. Bu onların özel el yapımı, incirlerin özenle ekşitilerek yaptıkları muhteşem bir tatlı. Pembegül’le ilk burada tatlı bir tartışma vesilesiyle tanışmış sonrasın da tatlı tatlı gülüşmüştük.

…………………..

Garson, Pembegül ve arkadaşlarına İncir Ekşisi’ni tavsiye ediyordu. Ben ve Mustafa da onlara uzaktan bakıyor, garsonla aralarında gecen küçük tartışmaya kulak kabartıyorduk. Tüm arkadaşları incir ekşisini kabul ederken bizim Pembegül inatla, garsondan tatlıyı yemesi için geçerli bir mazeret söylemesini istiyor, aksi takdirde yemeyeceğini söylüyordu. Bizim acemi garson da ne dese kâr etmiyor, konuştukça batıyordu.

Pembegül’ün aydan beyaz yüzünde cevap bekler ifadesi, o zamana kadar yapmadığım bir şeyi yapmama, iş yeri sahibi edasında, yanlarına gitmeme sebep olmuştu. İncirden bahaneyle.

— Ben yardımcı olabilir miyim?

— Buranın incir ekşisi meşhur muş! Tatmam için bir neden istiyorum.

— Peki o zaman. Şöyle söyleyeyim. Eğer bir tatlı yerseniz, bir tatlı ama eğer bu tatlıyı yerseniz, bunu yemiş olacaksınız, ki bu bir dahaki gelişinizde, yine yiyeceğiniz anlamına gelir. Yemediğinizi düşünürsek; tatlıyı yememiş olacaksınız, ki bu bir daha yiyeceğiniz anlamına gelmeyecek ve yiyene dek yememiş sayılacaksınız. Aynı zamanda arkadaşlarınızın yemiş olacağından, adı geçen tatlı hakkında en ufak bir fikir sahibi olamayacak ve yine nedenini çok sonra unutacağınız bir sebeple, yerine tercih edeceğiniz tatlı için duyacağınız pişmanlık, siz, İncir Ekşisi yiyene dek sürüp gidecek...

Ben lafımı bitirir bitirmez küçük bir sessizlik. Sessizliği bozan Pembegül’dü!

— İyi bakalım. Benimde aynısından olsun.

İçimde, yemesini zorunlu kılmadan, “ikna edemez isem”in yarattığı acı bir his, tatlı tatlı içimde gezinmeye başlamıştı. Garsona, “koş hanımefendilerin tatlılarını getir” diye seslendim. Saydam bir sevinçle...

“Afiyet olsun” diyip, yanlarından ayrıldım. Arkadaşlarının Pembegül’ü ikna edişimi kutlar gibi gülümseyişleri eşliğinde Mustafa’nın yanına doğru yürüdüm. Mustafa yüzünün yarısını saklar bir şekilde kıs kıs gülüyor. Bana, “aferin” diyen gözlerle bakıyordu. Yanına vardığım da, Mustafa: “Valla helal olsun” diyip, beni kutladı. Arkama dönüp tekrar ona baktığımdan beri ondan başkasını göremez oldum.

………………….

Mustafa benim geleceğimden habersizdi ve yine her zamanki gibi meşguldü. “Zamanını çalmaya geldim” diye birden seslendim. Beni görünce pek sevindi. Buyur etti. Oturup iki çay içtik. Çayları içerken ona da anlattım dün olanları. O da bayağı bi güldü.

Mustafa’nın yanından öğlen, bir gibi ayrıldım. Meşgul olmasına karşın beni pek kolay bırakmıyordu ama yetişmem gereken bir sağlık karnem vardı ve almak zorundaydım.

Oradan ayrılır ayrılmaz Emekli Sandığı’nın yolunu tuttum. İçimde tuhaf bir his; tıpkı tuhaf oluşu gibi garip de bir merak! Yol boyu aklımdan atamadığım, kahvedeki o adamın bana yaklaşmasının asıl nedeni idi?

Dolmuştan inip, biraz yürüdükten sonra Emekli Sandığı’na vardım ve bu kez saatim tam on üç yirmiyi gösteriyordu. Hiç beklemeden içeri girip kalabalığın buram buram tüten ter kokusuna karıştım. Çok geçmeden karneleri dağıtmaya başladılar. Sabahtan verenlerin de, dağıtıldığı için benim adım bir hayli geç okundu ama adımı duyduğuma hiç bu denli sevinmemiştim. Sağlık karnemi alır almaz kendimi kapı dışarı ettim; büyük bir zevkle! Çıkınca içimde kalan şu yangın alarmına basma arzusunu, tek bir dokunuşumla gerçekleştirebilir ve hatta bastıktan sonra sırıta sırıta “şakaaaaa” diye bağırıp, var gücümle kaçabilirdim. Fakat bu benim tümüyle sağlığımı tehlikeye atacağından vazgeçip uzaklaşmayı tercih ettim.

İlerlerken, karşı tarafta kalan kahve gözlerimin içine girercesine dikkatimi çekiyor ve ben bakmamak için kendimi zor tutuyordum. O sıra... İçimdeki muhasebeden aklımı sıyırıp, neden olabilecek her şeye kefil edip hislerimi, önce kahveye baktım sonra kahveye doğru yürüme başladım. Bu kez etrafta ne bir otobüs vardı ne de bir otobüs şoförü ve sanki yol kendinden kısa oldu bana. Kahvenin içindeydim bir a’nda! Dünden kalma havasından zerre eksilmemiş; ortacısı, ocakçısı, argo lakırdıları ile amcaları sanki bir yere kımıldamamışlardı. Amcaların, “Bir yerden hatırlıyorum ama çıkaramadım.” der gibi suratları, ortacının bu “Genç yine mi geldi!” edası ve işte o an; karşımda duran o devasa ADAM!

Adam, tezgâhın yanındaki işletme masasında ve bu kez ancak göz çukurlarımı doldurur bir vaziyette, kendi koltuğunda ve sanki kendine ayrılmış yahut kendisi için özel alınmış destesi ile her an oyun oynayacakmış gibi tutuyor ve karıştırıyordu. Dünkü oturduğum masanın boş olduğunu fark edince hemen oraya oturup, vakit kaybetmeden sigara yaktım. Tedirgindim. Duman, iliklerimdeki titreyen boşluğu dolduran tek şeydi sanki. İçimdeki tek neden ise karşımda oturan bu adamla kâğıt oynamak ve konuşmaktı.

Oturmadan önce elimle işaret ettiğim çay masamdaydı. Çayı var gücümle karıştırıyorum, ki adamın dikkatini çekmeyi başarıp, “Ben geldim ve artık seninle oynamaya hazırım.” mesajını vermek. Çok geçmeden adam beni fark etti. Bana uzun uzun baktıktan sonra kâğıtları karıştırmaya devam etti. Ayağı kalkıp yürümeye başlayınca, büyüdü adam! O yaklaştıkça onu fark edişimi ve hatta gelip masama otursa bile yine umurumda olmayacak gibi bir hâl içinde, oturmasına fırsat verdim ve o bilmese de, bu kez oturmasını en çok ben istedim. Adam yürüyüp yanımdan geçti ve sol omzumun arka çaprazına düşen bir yere oturuverdi tek başına. İçten içe şaşkın ve bir o kadarda merakla anlamaya çalıştım; neden masamda oturmadığını. Adam yalnız başına oturmuş, kâğıtlarını (Kâğıtlarını diyiyorum çünkü hep aynı kâğıtlar elindeymiş gibi duruyor.) bol bol karıştırmaya devam ediyordu. Aynı şekilde tavlandığı her hâlinden belli çayımı içerken, aklımdan geçen onca birikmiş soruya karşılık bulmaya çalışıyordum. Çayımı bitirince tuvalet ihtiyacımı karşılama gereği duydum fakat bu kez ortacıdan sormadan lavaboya gidebilme deneyimini dünden edindiğimden, direkt aşağı inip, bir gün daha eskiyen lavaboya girdim. Bir müddet sonra yukarı çıkınca adamın hâlâ yalnız oturduğunu ve bu kez onu, benim, masama davet eder tavrıma bürünmüş gördüm. Hemen aklımda koca bir neden! Neden bende onun masasına direkt gidip izin almadan oturmayayım ki?

Öyle ya, en kötü ihtimal ve nedenle, onun yaptığını yapmış olacaktım. Uygun adım yürüyüp adamın oturduğu masaya varınca, hiç tereddüt etmeden ve sanki demin bu masada oturuyordum da, geri gelip, masaya yeniden oturdum. Nihayet aklımın ermediği onca soruya mantıklı bir yanıt bulabilecektim. Dünden beri içimi kemiren nedenlere bir çıkış bulup, belki bir daha asla bu kahveye gelmeyecektim.

Aslında benim dün onunla oynamayışıma çok kızmış olabilir ve hatta tekrardan kahveye gelişimi anlamsız bulup, neden tekrar geldin diye de sorabilir ama artık masadaydım ve ben oturunca, adam da tam o esnada epeydir karıştırdığı kâğıtları toparlayıp, masanın orta yerine bıraktı. Cesaretimin nerdeyse hepsini o an adamın yüzüne bakmaya harcıyordum fakat adam kâğıtlardan başka bir şey bilmiyormuş gibi sürekli kâğıtlara bakıp duruyordu. Evet öyle çok duruyordu ki adam, bir an donduğunu falan zannettim. Bu durgunluğu dağıtacak belki de en son şeyi tam da o an yapıverdim. Masadaki kâğıdın yerini bozmadan, tutup ikiye böldüm ve böldüğüm yarısını kalan kâğıtların hemen yanına bırakıp, kâğıtları dağıtması için duraksadım ve hafifçe sandalyeye yaslanarak dağıtmasını bekledim. Adam, yüzünü, yüzüme doğru kaldırıp, gözlerimin ardına bakarcasına baktı bana. Mahcup bir his kapladı bedenimi ve oturduğum sandalyeye daha bi yaslanır ve yapışır oldum. Garip bir tedirginlikle, şöyle dedim.

—Dün pek zamanım yoktu bu yüzden oynayamamıştık. Diler...

Henüz lafımı bitirmemiştim ki, adam derin bir nefes alıp sonra yavaş yavaş verdi ve yüz yıldır konuşmuyormuş gibi bir sesle “YENİLDİN” dedi...


Ömer Saylık Davutoğlu
2004

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......