! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Ardımda bıraktığım adımları saymaktan bir süre sonra vazgeçiyorum. Düşünüyorum da, hiç kimsenin yürümediği kadar yürümüş olmam neyi değiştirir ki ve bunu kanıtlayabilmiş olmam! Benim aradığım şey bambaşka bir şey.

Karşıma çıkan yol şimdiye değin hiç görmediğim uzunlukta bir yol. Toz-toprak kardeşliği ve güneşin azameti bu yolun sadece görünen kısmıydı. Aslında ne çok şey gizlediğini, artık geri dönemeyince anladım.

Az önce derin bir uykudan uyandım. Bir su birikintisinin olduğu yerde öylece uyuya kalmışım. Kendime gelir gelmez, toparlanıyorum ve suyun yakınından geçen bir yol fark ediyorum. Yol, koskocaman bir düzlüğün tam da orta yerinden geçiyormuş gibi ve bu koskoca düzlükten daha önce hiç kimse geçmemiş gibi görünüyor. Belki de fırtınayı andıran bu kavurucu rüzgâr, daha önce geçenlerin izlerini kapatmıştır. Güneş gözlüğümün etrafından giren tozlar, ışıktan olmasa da ağrıdan bir çizgi hâlinde, yol almama imkân sunuyor.

Buraya nereyi geçip de geldim, hiçbir fikrim yok! Ne zamandan beri yoldayım, hiç bilmiyorum! Sırtımdaki çantada neler var ve aklımdakiler ne, bilmiyorum! Aklımda gizlediğim şey her ne ise bana inanılmaz bir irade ile hırs veriyor. Durmadan ve durmadan yürümek istiyorum. Bedenimdeki ağırlaşan ağrıların kaynağı ayağım ve bunu bile bile, yapabildiğim tek şey yürümekmişçesine, yürümek istiyorum.

Ağır ağır dönüp ardıma bakıyorum ve sonra dönüp önüme. Sanırım bu toprak parçasında benden başka çanlı yok. İçimde bir lokma şüphe olmaksızın yola koyuluyorum. Her bir adımım, geride bir başka adım ve benden bir soluk bırakıyor. Önümde yürüdükçe uzayan bir yol var ve ben yolun bittiği noktadan başka bir şeye bakmadan yürüyorum. Yolun her iki yanında irili ufaklı çalı ve otlardan oluşan bir hat, yolun sonuna değin devam ediyor. Burası bir çöl olamaz çünkü toprak ve taşlık bir zemini var. Bu da demek oluyor ki ilerde bir yerde su birikintisi olmalı. Zaten matarada en fazla bir günlük suyum var. Eğer ileride bir yerde su bulamazsam...!

Öyle sanıyorum ki dört-dört buçuk saattir yoldayım ve şimdiye değin gördüğüm tek şey gölgem. Kolumda uzun bir zaman taşıdığım bir saat olmalıydı. Şimdi ise sadece izi var. Neden çıkardım acaba? Saatle işimin olmayacağına inanmışım sanırım. Belki de bozulduğu içindir ya da kaybetmişimdir. Burada bir şeyden iki tane bulmak mümkün görünmüyor. İçimi dışımı sarıp sarmalayan garip bir sessizli var. Sanki her şey susmuş sizi dinliyor ve sanki tüm sessizlik bir olmuş size şarkı besteliyor. Bazen, uğultu, duymaya hasret kaldığınız bir melodi gibi ama kulaklarınızın dibinden hızla geçmiş oluyor. Ağzımı açık tutuyorum. Bir damlacık nem için. Bazen kupkuru kesiliyor. Kapatmak istiyorum ama yapamıyorum. Çatlayan dudaklarım kapansa kırılacak sanıyorum. Yürümekten başka hiçbir halt yapamıyorum!

Yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum...

Akşam olmak üzere ve bende dirhem yorgunluk yok. Bedenimdeki bu bitmek tükenmek bilmeyen enerjinin nerden geldiğini merak ediyorum, merak ediyorum etmesine ama bu soruya bir yanıt bulacağımı da pek sanmıyorum. Tek hatırladığım şey puslu bir sabah apar-topar bir evden çıktığım. O zamandan şimdiye ne kadar bir zaman geçti bilemiyorum. Aslında kıyaslamayı yapacak sınırları bilmiyorum. Şimdi buradan biri geçse ve ona bugünün tarihini sorsam da nafile çünkü ne zaman yola koyulduğum hakkında bir şey bilmiyorum.

Sıcaklık giderek düşüyor. Karanlık da iyice bastırdı. Gökyüzündeki yıldızlar, yağmursuz bir gece olacağına işaret ediyor. Ay on dört; yolu belli belirsiz görmemi sağlıyor. Yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum...

………………

Yolun yakınında bir yerde uyuya kalmışım. Uyandığımda, güneşin yüzümdeki kavuran sıcaklığını, yüzümde gezinen sinek gibi kovmaya çalışıyordum. Gözlerimi, kıyısında olduğum gölün kamaştıran ışıltısından zar zor açabildim. Buraya ne zaman geldim ve ne zaman uykuya daldım hatırlamıyorum. Karnımdaki şişkinliğe bakınca, bir inek yemiş gibi hissetim kendimi. Oysa sadece su içtiğimi hatırlıyorum. Burası, evimi yapmayı düşündüğüm güzellikte. Muhteşem olmasına gerek olmayan ama uyandığımda suyun ışıltısıyla gözlerimi açabileceğim kibarlıkta bir yer. Kısa bir süre içimde nerdeyse tüm hayallerimi buraya inşa ediyorum. Yalnızca ekeceğim çiçekleri ekmeden ve vakit kaybetmeden eşyalarımı toparlayıp, matarama da su ekleyip yola koyuluyorum.

Nerdeyse hiç yürümemiş hissediyorum kendimi; ayakkabılarımın altındaki aşınmayı görmesem, hissime inanacağım sanki. Yola koyulunca hep yaptığım anımsatan bir şeyi yineliyorum. Önce arkama dönüp geldiğim yola bir müddet bakıyorum ve ardından önüme dönüp gideceğim yola...

Tekrardan yoldayım. Yolun ilerden kıvrıldığını, yön değiştirdiğini fark ediyorum. Biraz merak, biraz da hayretlik içinde adımlarımı hızlandırıyorum. Nefesimdeki gidip gelen, endişe karışımı bir sesi duyar gibiyim. Bu yön değişimi hoşuma gidiyor, daha çok hızlanıyorum.

Yolun kıvrılan yeri, gerisine nazaran daha yüksekte. Bu yüzden yolun nereye kıvrıldığını ve nasıl devam ettiğini göremiyorum. Her adımda biraz daha hızlanıp oraya varmak istiyorum. Giderek yaklaşıyorum, içindeki büyüyen heyecanla. Yolun devamını görmeme birkaç adım kala duraksıyorum. Nefes nefese kalmış, alnımdan şakaklarıma terlemiş ve aklımda gizlediğim bir sorunun açığa çıktığını fark ediyorum. Ben neredeyim? Böylesine ihtişamlı boşlukların neden içindeyim? Bu yolun üzerinde durmuş ne yapıyorum? Aklımın her hangi bir yerinde beliren, ardı arkası kesilmen tüm bu sorulara dur(!) diyorum. Durduğum yerde yavaş hareketlerle dönerek etrafıma bakıyorum. Boşluk, boşluk ve bir tane daha… Bu kadar boşluğun içinde öylesine gezinen bir rüzgâr, ensemi yalayıp yalayıp geçiyor. Şu an bunları düşünmemin sırası değil diyor içimdeki ses. Bu ses hangi gürültülerden çıkıp bana ulaşıyor? Böyle bir sessizlik içinde olduğumu nerden biliyor ve ben niye…? Her şeyi olduğu yerde bırakmak ve sadece yürümek istediğimi hatırlayınca, iki adım ötede duran kıvrıma ilerliyorum.

Bir rüya sessizliğiyle birkaç adım atıyorum ve işte karşımda uzayıp giden, uçsuz bucaksız bir başka yeryüzü ve devam eden yolun kanıksanması zor uzunluğu! Yolun bu kısmında rüzgârdan eser yok. Soluk alışımı kesiyorum. Hayretle devamlı etrafımda dönüp, ufkun enginliğini izliyorum; yeniden nefes almaya başlayarak. Nedenini bilemediğim isteğimi kontrol ediyorum; en ufak bir azalma yok! Öyleyse yola koyulmalıyım. İçimde yine bilmediğim garip istek; yolun sonuna varmalıyım. Bulunduğum yerden usulca geriye dönüp arkama doğru bakıyorum. Sonra önüme dönüp, tekrar yola. Biraz ilerde, yolun üzerinde garip şekiller fark ediyorum. Birkaç adım sonra oradayım. Eğilip yolun üzerinde duran şekillere bakıyorum. Bunlar birer ayak izi! Elimle izlere dokunup şekillerini bozuyorum. Böyle bir şey nasıl olabilir diye düşünmeye başlıyorum. Şimdiye değin bu izlere hiç rastlamadım. Yolun bir yerinde birden bire beliren bu ayak izleri nereden gelmiş olabilir? Ayağı kalkıyorum. Geriye dönüp geldiğim yolun üzerine odaklanıyor ama hiçbir şey göremiyorum. Bu demek oluyor ki buradan biri geçmiş! Birden irkiliyor, ne yapacağımı şaşırıyorum! Bu yolda yalnız değilim diye içimden geçirmeye başlıyorum. Korkuya yakın bir his ama korku değil, kesinlikle değil; daha çok endişelenmek gibi, belki de hayal kırıklığı. Kendimi tek sanmış olmamın düşsel eksikliği. Acaba benden ne kadar ileride ve nasıl biri? Buna benzer birçok soruyu aynı anda kendime soruyorum ve tekini dahi cevaplayamadan yola koyuluyorum; belki acele edersem, ona yolun bir yerinde rastlarım diye!

Yükselen güneşi, sessizliği, dört bir yanımdaki boşluğu ve çoraklığın vermiş olduğu yalnızlığı unutup yola düştüm. Yürürken, bir yandan nerede olduğumu bir yandan da bu izlerin sahibini merak ediyorum. Kim ve o neden burada? Yanıtsız kalan sorularıma bir zaman sonra alışıyorum. Belki de bu sorular tamamen bana ait olduğu içindir; bu da öğrenme isteğimin pek de güçlü olmadığına bulduğum tek cevaptır. Sırtımda taşıdığım çanta, bana aklımda biriken benli bensiz birçok sorunun varlığını unutturup, içinde nelerin olduğunu hatırlamam gereksinimini hissettirdi. Birden bire durup sırtımdan çantayı yere indirdi. Biraz duraksayıp çantanın fermuarına baktım ve ardından bir bomba imhacısı tavrıyla çantanın fermuarını yavaş yavaş açtım. En üst kısmında duran güneş gözlüğünü aldım şöyle evirip çevirdikten sonra taktım. Çantanın nerdeyse yarısını kaplayan şişkin bir mont ve altında birkaç parça giyecek şey ve onlarında altında deriden yapılmış, bayağı sağlam görünen bir bottan başka hiçbir şey yok. Çantanın diğer gözlerinde ise bir sürü ıvır-zıvır. Aslında ıvır-zıvır dediğime bakmayın. Gayet işe yaran şeyler bunlar. Mesela bir sürü gazlı çakmak, bir tane sustalı, birkaç olta iğnesi ve bir miktar misina... Hiç de fena şeyler değil. Çantayı kapatıp yola devam ediyorum.

Aklımda şimdiye değin hiç olmayan bir şeyin şimdi aklımın tamda orta yerinde olması oldukça garip! Hiç bilmediğim iki şey; içimdeki yürüme isteği ve şu ayak izi. Derken, aklın şu orta yerinde bir şimşek çaktı sanki! Bu ayak izlerinin bana ait olma ihtimali! Aniden durdum. Başımı yavaş yavaş eğip ayaklarıma, ayakkabılarıma baktım ve ardından hemen yanında duran ayak izine... Soldakinden yarım ayak ilerisinde duran sağ ayağım ve onun hemen yanında, aynı hizada duran ayak izi; gerçekten benim ayak izlerim olabilir miydi? İçimdeki giderek artan şüphe, anlamlandıramadığım tarifsiz endişe ve bunlarla birlikte hızlanan kalp atışlarım, dayanılmaz merakımı bastıramayınca, sağ ayağımı kaldırmaya karar verdim. Güneş gözlüğümü çıkarıp, o an bilmediğim bir nedenle, yola, izin yanı başına öylece attım. Gözlerimle ayaklarımın altından çıkacak ize pür dikkat odaklandım. Ayağımı olduğu yerden yavaşça kaldırmaya başladım. Eğer bunlar benim ayak izlerimse… Ne yapacağımı bilemez ve düşünemez bir durumdaydım. Nefes alamaz olmuştum. Ya benimse, sorusunu o anda defalarca kendi kendime sordum ve her defasında da yanıtlayamadım. Bir an gözlerimi kapattım ve bir daha arkama bakmadan geri dönmek istedim; izlerin bana ait olup olmadığını öğrenmeden ama bunu yapamazdım! İçimdeki o bilmediğim hırs bunu yapmamı engelleyen tek şeydi sanırım. Gözlerimi açtım ve sağ ayağımı hızla geri attım. İki ayak izi yan yana duruyordu. Şaşkınlıktan, o sıcağa ve tepemden boşalan tere rağmen kanım donmuştu. Bu iki iz bir birinin aynı değildi! Bütün gücüm kesilmiş gibiydi. O anda kemiksiz bir et parçasıymış gibi yere yığıldım. Donan kanım bu kez boşalmış, kısa surede yaşadığım bu şokun etkisiyle gülmeye başlamıştım. Gülüyordum; dünyalar benim olmuşçasına kahkahalar atıp, sevinçten çıldırmış tüm kalbimle... gülüyordum. Kendime gelmem bi hayli güç oldu. Yerde uzanmış öylece yatıyorken, çantama bağlı mataramı çıkarttım ve birkaç yudum su aldım. Güneş, yüzümden okunan mutluluğa sere serpe yayılmış, kavrulmadan önce kalkmam için beni kısa sürede ikna etmişti. Mataranın ağzını kapatıp, uykudan yeni uyanmışçasına, toparlanıp ayağı kalktım. Mataramı çantama bağladım. Güneş gözlüğüm, yerde, ayak izlerinin yanında duruyordu. Eğilip, güneş gözlüğümü alırken, bir kez daha emin olmak için dikkatlice izlere iyice baktım. Evet. Kesinlikle bunlar birbirinin aynı değildiler. Üstümü başımı silkeleyip yoluma devam ettim.

Yürürken, izlerin aynı olması hâlinde ne yapardım diye bunu düşündüm. Sanırım bunu hiç düşünmemiş olmam, beni daha fazla etkilerdi. Böyle bir şeyin olabileceğini düşünmüş olmalıydım. Yani her seferinde dönüp dolaşıp aynı yerden geçmemek için bir önlem almış olmalıydım. Aksi hâlde içimdeki bu yürüme azmini, bilmesem de, hiç de anlamlı bulmayacaktım. Bu yürüme gayem, bilmekten öte bir şey. Yine de düşününce komik de gelmiyor değil hani. Zihnim, sorgulamalarını çok çabuk yapıp, çok da çabuk pes ediyor! Tüm ayrıntıları koca bir makasla kesip, yerine sadece kaba görüntüler ve istekler bırakıyor. Eminim, bu yaptığım zihinsel hesaplamaların birçoğunu önemsizleştirip, yoldaki bir taşın altına bırakıp yoluma devam edeceğim.

(dört saat sonra)

Güneşin yoğunluğunu ardımda bırakmış, açık gökyüzünün dinginliği altın da yürümeye devam ediyorum. Nefes alışlarım, adımlarıma bütünleşmiş, yakaladığı ritimle, içimdeki enerjiyi dengeli kullanır olmuştum. Sağ adımda nefes al ve solla ver. Sağla al, solla ver... Hıııııı-Hııııh... Bu koskoca boşlukta başka hiçbir ses duymayınca insan böylesine ritmik bir şeyi, bir müzik melodisi gibi algılayabiliyor. Dört bir etrafın kendine has sessizliği, ister istemez tek ses çıkaran varlık olarak, beni gösteriyor. Böylece ne yaparsam yapayım, o anda duymuş oluyorum. Giysi sürtünmesi, mataranın her adımda çantaya çarpışı; toprağın, vücut ağırlığımla ezilmesi ve içimdeki seslerin tamamı, kulaklarımda her seferinde patlamakta! Sessizliğin konuşması dedikleri şey bu olsa gerek. Yani dinlediğin şey sessizlikken, içindekilerin sana seslenmesi gibi bir şey... En çok da içimdeki seslere cevap verememek, yanıtsız bırakmak beni çıldırtıyor.

Yorgunluğumu, ayaklarımdan başlayan ağrıyla hissetmeye başlayınca, durup bir yerde dinlenmenin hiç de fena olmayacağını düşündüm. İlerde kayalığa benzeyen bir görüntü görüyorum. Gayretle taşların olduğu yere varıyorum. Varır varmaz sırtımdaki çantayı üzerimden atıp, kayalığın gölgelik kısmına yaslanıyorum. Nefes nefese kaldığımı ve inanılmaz bir şekilde terlediğimi fark ediyorum. Gözlüğü çıkarıyor, ha gayretle çantaya uzanıp matarayı ılıyorum. Açar açmaz, damağımdaki kurumuşluğu ve içimdeki susuzluğu bir an evvel gidermek istiyorum. Ağzıma dayadığım mataranın içinden yalnızca bir yudumluk kaynar su boşalıyor, onu da hemen tükürüyorum. Hangi arada o kadar su içtiğimi hatırlamıyorum. Suyu neden dengeli kullanmadım diye kendime kızıyorum ama ayaklarımın acıtan hissi karşısında fazla dayanamayıp, hemen ayakkabılarımı çıkarmaya yöneliyorum. Acıdan, bir kerede çıkaramıyorum. Çoraplarımdan açılan boşluklar, sürtünmenin etkisiyle ayaklarımı fena hâlde kızartmış. Bu hâlde fazla yürüyemeyeceğimi anlıyorum. Ayaklarımı iyice uzatıp, başımı kayaya yaslıyorum. Derin bir nefes alıp veriyorum. Etraftaki dinginliğe karşı, içimdeki aceleci isteği anlamaya çalışıyorum ama nafile. Düşündükçe içinden çıkılmaz bir hâl alan bu durumumu fazla düşünmemekten başka yapabileceğim pek bir şey olduğunu zannetmiyorum. Düşüncelerimi ve dışımda olan her şeyi bir kenara bırakıp, en iyisi biraz dinlenmek. Yorgunluğumu az da olsa üzerimden atmak için birazcık uyumak iyi gelir diyip gözlerimi kapıyorum. Uykuya yeni geçmiştim ki, bedenimde keskin ve acıtan bir hisle irkiliyor, yaslandığım kayalıktan doğruluyorum. Sanki akrep sokması andıran bir his beynimin içinde gezinip duruyor. Gözlerimi fal taşı gibi açıp yola dikiyorum. Yoldaki izler!.. Çantamdaki diğer ayakkabı!.. Neden o zaman aklıma gelmediğine kızıyorum. Bunu düşünememiş olmam çıldırtıyor beni. Alelacele çantama uzanıp, içinden siyah botları çıkartıyorum. Yerde sürünerek, yola kadar ilerliyorum. Belirgin bir sol iz arıyorum ve çok geçmeden bir tane buluyorum. Kısa sürede nefes nefese kaldım ve toz içinde. Botu, toprağa, izin hemen yanına kuvvetlice bastırıyorum. Bu kez yarım saniye bile düşünmeden botu aynı anda kaldırıyorum. İzler aynı değil! Bundan gayet eminmişim gibi gülmeye başlıyorum sırt üstü uzanarak. Botu iki elimle kavrayarak, göz hizama doğru kaldırıyorum. Baktıkça gülüyorum, gülüyorum... Bir müddet yerde öylece yatılı kaldıktan sonra doğrulup kalkıyorum. Kayalığın olduğu yere gidip çantamı, gözlüğümü alıyorum. Ayakkabılarımı giyip, çıkarttığım botu da tekrar çantaya yerleştiriyorum. Sanki vakit kaybetmemem gerekiyormuşçasına yola çıkıyorum. Gözlüğümü takıyor, her zaman yaptığım şeyi tekrarlıyorum. Önce geldiğim yöne ardından ileriye...

(iki saat sonra)

Güneş ufka yaklaşmış, solumdan rahatsız etmeyen bir açıyla bana vuruyor. Susuzluğum garip bir biçimde kalmamış ve yorgunluğum, yürüdükçe üzerimden girmişti sanki.

Küçük çalılıkların bulunduğu bir yerden geçiyorum. Etraf her zamanki gibi gayet sessiz. Esinti şeklindeki rüzgârın çalılıklardan geçerkenki sesini bile işitebiliyordum. Güneş gözlüğümü çıkarıp etrafın ve gökyüzünün, gün batımı alacalığını izliyorum. Bir yandan da izleri... İzler zaman zaman kaybolsa da, yer yer belirgin bir biçimde yol boyu devam ediyordu. Birden, izlerden dikkatimi başka yöne çeken bir ses işitiyorum! Adımlarımı ağırlaştırıyorum. Çok geçmeden duruyor, sese odaklanıyorum. Ses, sağ çaprazımdan geliyor. Orada, ileride çalılıkların içinde bir şey geziniyor sanırım.

Benim durmamla birlikte o da durdu; o da beni dinlemeye başladı saki. Sağ çapraza doğru yönelip, ağır adımlarla yürümeye başladım. Ben yaklaştıkça, o da uzaklaşırcasına hareket ediyordu. Tekrar durdum; ardından o... birdenbire koşmaya başladım. Ben koştukça o kaçıyor; o kaçtıkça ben kovalıyorum. Birden tiz bir sesle çığlık yükseldi, boşluğun tüm alacalığına karışarak. İlerde bir yerde durmuştu. Ben koşmaya devam ederek, sesin yükseldiği yere değin durmadım. Oraya vardığımda... Bu bir yaban tavşanıydı; çalıkların arasına sıkışmış, deli gibi bağırıyordu. Maalesef bende deliler gibi acıkmıştım! Bir çırpıda tavşanı kavrayıp, sıkıştığı yerden incitmeden çıkardım ama birazdan da canını epeyce yakacaktım; hayatta kalma pahasına bunu yapmak zorundaydım. Çantamdan çakıyı çıkarıp oracıkta işi bitirdim...

Yaktığım ateş, hem akşamın üşüten serinliğini kırmış hem de... İnsan iki gün boyunca hiçbir şey yemeyince gözü hiçbir şey görmüyormuş gerçekten. Bir de susuzluğum giderebilseydim... Bu yemekle birlikte artan susuzluğumu nasıl halledeceğim konusunda her hangi bir fikrimin olmaması da başka bir sorunu kendisiyle getirmiş oluyordu ve ben bir an önce yola koyulmalıydım; aksi hâlde bir daha yoluma devam edemeyebilirdim. Bu tavşan buralarda gezindiğine göre, sulak bir alan buralara yakın olmalıydı muhakkak. Hiç vakit kaybetmeden yola çıktım.

Yıldızlar koyu lacivert gökyüzünde, çakıl taşlarının ay ışığında parıldamasını andırıyordu ve yolla paralel dizilmiş, bana doğru yolda olduğumu söyler gibiydiler. Hafifleşen havayla birlikte sıcaklık düşmüş, tahminimce on-on iki derece olmuştu. Nedense çantamda öylece duran monttu çıkarıp giymiyordum. Sanırım o an aklımda olan iki şey vardı. Yürümek ve su! Çok geçmeden gözlerimin karardığını hissettim. Zaten kararmış gökyüzü, yer ile birleşince, simsiyah bir perde indi gözlerimin önüne. En son hatırladığım şey, kocaman bir yıldızın, ardında ışık tozları bırakarak, ayak izlerinin son bulduğu yere doğru yavaşça kaymasıydı...

(sekiz saat sonra)

Gözlerimi, dünyayla ilk kez tanışmış köpek yavrularının gözleriyle açmaya çalışıyor ve hissettiğim ilk şeyse susuzluğum oluyordu. Gözlerimi tamamen açınca, yolun kenarına yuvarlanmış buluyorum kendimi. Sabaha kadar donmuş, sabahın ilk ışıklarıyla da birlikte alazlanmış bir vaziyette öylece yatıyorum. Dün geceyi ve neler olduğunu yattığım yerden hatırlayıp anlamaya çalışıyorum. Ne yazık ki hatırladığım tek şey o kocaman yıldızın kayması. Öylece yerde yatılı duruyorken elimi mataraya atıyorum, daha bağını çözmeye kalmadan boş olduğunu anlayıp, susuzluktan buruşan yüzüme bir yeni çizgi daha ekliyorum; bu içimdeki azmin çizgisi. Gözlerimin, sabahın keskin ışıklarına dayanamayacağını anlayınca, yine olduğum yerden, ellerimi gezdirerek güneş gözlüğümü arıyorum. Parmak uçlarımla ancak değebildiğim uzaklıkta. Her uzanışta, parmak uçlarımın değmesiyle gözlük biraz daha ileriye kayıyor. Bir çırpıda ulaşabileceğim gözlüğe, bitkinliğim aşılmaz bir engel olup, beni âdeta olduğum yere mıhlıyordu. Gözlükten vazgeçip, kapalı gözler ardında, hayal meyal hatırladığım sabahlarda, her şeyde önce uyanır uyanmaz uyanmak için içtiğim bir bardak sade kahve geliyor aklıma. Şimdi biri seslense, “Kalk kahven hazır” dese ne iyi olurdu. İçimin cayır cayır yanıyor oluşu bile sanırım beni o kahveyi içmekten alıkoyamazdı. Susuzluktan öte bir şey bu. Böylesi sabahlarda bir yudum kahvenin, tüm geceyi silen ağızda kalan tadı ve boğazı rahatlatması… Sonra sabahın diğer tüm gizemli yanları... Şimdi ise diğer birçok sabahtan farksız olan bu sabahın içinde, bir ölü rahatlığında umarsızca yatışım... Komik mi yaksa acınacak bir hâlde miyim bilemiyorum!

Bir müddet daha çalılıkların cılız gölgelerine yaslanarak uyumaya devam ettim. Aynı güçlükle gözlerimi açtığımda, başucumda dikilen ve insan siluetinde bir ışık huzmesi bana bakıyordu. Rüya mı yoksa gerçek mi ayırt etmek zor. Ani bir irkilmeyle ayağı kalkıyorum. Gözlerimin içinde patlayan ışık birden yok oluyor, yerini o çok alışkın olduğum sabah güneşi alıvermişti. Bir de şu güneş yok olsaydı ne iyi olurdu diye içimden geçiriyorum. Üstüm başım yine toz içinde... Güneş gözlüğümü yerden alıp tişörtün kenarıyla üstünkörü silip takıyorum. Küçük bir esnemeyle dudaklarımdaki çatlakları hissediyor ve acıyla kapatıyorum. Vücudumda susuzluktan vârolan ağrılara inat yürüme isteğim hâlâ var. Küçük bir dönüşle geriye dönüp şöyle göz ucuyla bakıyorum. Ardından dönüp önüme...

Tekrar yoldayım. Beynimde sinekler uçuşup konuşuyor adeta. Elimle kovdukça, onlarda tekrar konuyor.

(dört saat sonra)

Bir süre sonra beynimdeki sineklerin varlığına alışıyor, hatta onları kovmuyorum bile. Aklımın boşluğundan istifade ediyorlar gayet tabiî bir şekilde. Onlarla olan tesahubum ilerledikçe boşluğu paylaşıyor, uyurken bile ayrılmıyoruz; tam anlamıyla ayaktaş oluyoruz.

Sineklerin kendi aralarında fısıldaştıkları bi an, dayanamayıp, sinirli ve tehditkâr bir monologla soruyorum. “Ne konuşuyorsanız hemen bana söyleyin! Yoksa bir şaplattım mı... “ önce bir iki vız vız etseler de ağızlarındaki pisliği çıkarıyorlar. “Biz sadece senin nereye ve neden gittiğini anlamaya çalışıyorduk. Bize nereye gittiğini hâlâ söylemedin.” “Bakın işte bu konu hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Sadece yürümek istiyorum. Yürümek, yürümek ve yürümek...” çok geçmeden cevap geliyor. Bu koskoca boşlukta bi başına neden olduğunu bilmiyorsun yani ve neyin peşinde olduğunu?” “Nerde neyi aradığının bir önemi yoktur aslında.” “Nasıl yani.” “Aramadığın şeyleri biliyorsan eğer, öyle ya da böyle aradığın şeyi yine de bulabilirsin. Ayrıca nerde ne olduğun daha önemlidir! Ne kadar olduğun da değil. Hem size bir sır vereyim mi?” Tüm sinekler tek mil, her birinin gözü beş karış; beynimde vız yok. “Beynimin içinde tek bir sinek dahi yok aslında!” Sineklerden bir süre hiç vız’ çıkmadı. Sanırım onlarda benim gibi bilmedikleri bir yolun içinde, beynimin parmak izi edasındaki kıvrımlarında benimle ilerleyerek, öylece kalmayı yeğlediler.

Yoldayken izlerin varlığı bir beliriyor bir yok uluyordu. Sanırım rüzgarın yer yer değişmesi, ayak izlerinin belirip yok olmasına neden oluyordu. Yok olmayan ve bitmeyecekmiş gibi duran tek şey, bu yol! Ne zamandandır kendime boy aynasında bakma merakıyla yanıp tutuşuyorum. Sakallarımın avuçlanır biçimini, toz toprak olmuş altımın üstünü merak ediyorum. Bir de şu nerden geldiği belirsiz izleri! İçimdekileri unutmamak gerekir tabi! Güneşin acımasız, boğucu sıcaklığı ikide bir unuttuğum susuzluğumu hatırlatır olmasa ne iyi olurdu. Güneş, insanoğluna cehennemi anımsatır bir tavır içinde uzay boşluğuna yerleştirilmiş sanki ve sanki insan dünyaya, cehennemi görüp gelmiş gibi. Bir yerlerden hatırlıyor; hatırlatıyor kendini.

Sanırım, verdiğim kısa molayı saymasak sekiz saattir yoldayım. İleride su birikintisine benzer bir görüntü var. Adımları hızlandırır isem yarım saate kalmaz suyun başında olurum. Adımlarımın ağırlaşan dibinde ezilir bir hisle de olsa yürümek zorunda olduğumu biliyorum. Her adımda eziliyor olsam da yürüyorum. Sanırım dudaklarımın çatlayan ve kuruyan hâlinin değişmesi, eski hâline dönmesi biraz zaman alacak. Susuzluğum gitse bile yaraların izleri kalacak. Her su içtiğimde bu izler ıslanacak. Güçlükle birkaç adım daha atıyorum. Yanılmamışım bu bir su birikintisi. Daha önceki, suyla buluşmalarımın hatırlatan coşkusunu şimdiden hissetmeye başladım. Bu güç ile suyun kenarına değin geldim. Suya balıklama dalmama yaklaşık on adım var. Bunca zamandır yolda geçen yer ile gök ayrımını düşündüm bir an. Artık istesem de geri dönemeyeceğim bir noktadayım diye geçirdim içimden; içimin o çok gelip geçen yerlerinden birinde. Dizlerimin kırılırcasına olduğunu hissedince... Son hatırladığım, yavaşça gözlerimin karardığı ve yüz üstü yere serildiğim. İçimden, yıldız kaymasını andıran bir sessizlik geçiyor. Günün tam ortasındayım. Olduğum yer apaydınlık ama içimi kaplayan o şey henüz başlayan koskocaman karanlıktan başka bir şey değildi...

(Bir sene sonra)

Kısacık mesafelerin bitmeyen uzanışlarında küçük bir an’mış hayatım; farkında lığımın gelip geçen ateş ve acımsı zamanlarında, tüm geceyi kaplayan bir rüya. Ağır ve deliksiz bir uykudan uyanıyorum. Her tarafımı kaplayan ve mumyalanmış zihnimin karşı konulmaz çürüyüşünü ısrarla koruyan bir beden içindeyim. Başımı yerden kaldırıp, gölün gündüz güzeli edasında yayılan ışıklarına yarı gözlerle bakmaya çalışıyorum. Tamamen açılınca gözlerim, bu ne büyük boşluk demeden alamıyorum kendimi. Dalıp giden bakışları yer ile gök arasına gizleyen bir boşluk. Ben, yani kendim, kendime geldiğimde ben nerdeyim, nereden geldim bu boşluğun ortasındaymışsın sandırışına.

Geceden yaktığım ateş közleşmişti başucumda, dumanı esen rüzgarın hafifliğine bel bağlamış kıvrıla kıvrıla dağılıp boşluğa karışıyor. Sanırım yemekten sonra iri bir ağacın gövdesine duldalanmış uyuya kalmışım. Kalkıp alelacele toparlanıyorum. Bi kaç adım ötede duran yolu fark ediyor. Biraz telaşlı yolun üzerine çıkıyorum. Boşluk daha büyüyor, aklımda ne varsa, yaktığım ateşin dumanını aramaya çıkıyor. Ben neredeyim..?

...............

Bir müddet olduğum yerde öylece bekleye kaldım. Dağılan aklımı bir türlü toparlayamıyor, benliğimi güçlükle algılıyordum. Aklımda iç içe geçmiş sorular beliriyor bir anda. Bu koça boşluğun içine nereden geldim, nereye gidiyorum ve neden buradayım. Zihnimin boşluğuna eş değer bir boşluk içinde bir yol ve ben bu yolun üzerinde dikilmiş ve sanki bir yere gitmem gerekiyormuş gibi bekliyorum. Rüzgârın giderek artan esintisi, yüzümü, kulaklarımı okşamaktan vazgeçip, giderek artan sıcaklıkla birlikte kavuran bir hâl alıyordu. Ne yapmam gerektiği konusunda en ufak bir fikrim bile yok; içimde gezinen yürüme hissinden başka. Bunca gariplik ve bilinmezliğin içinde sorgusuz ve sualsiz yürümeyi kabullenir bir şekilde sırtımdaki çantada neler olduğunu bilmeksizin yola koyuluyorum ama önce bir başka bilmediğim nedenle önce dönüp geldiğimi zannettiğim göne doğru bakıyorum. Belli belirsiz bir gölge gibi ilerleyen ve bana doğru gelen bir insan silueti görür gibi oluyorum. Bir hayal olduğunun bilincinde olsam gerek aldırış etmeden gözlerimi kapatıp yavaşça önüme dönüyorum. Dönünce gözlerimi usulca açıp, az önceki hayalin gelip yanı başımdan geçmesini izliyorum. Öylece durup ardından bakıyorum. İlerledikçe o da boşluğa karışırcasına yok oluyor. Düşünüp anlamaya çalışmadan, kimi şeyleri anlamaya aklımın yetmeyeceğini anladığımdan, içimdeki sesi takip etmeye başlıyorum. Yürümeliyim, yürümeliyim, yürümeliyim...

İlk adımımı atarcasına yürümeye başlıyorum. İstesem de istemesem de zihnimde beliren sorular oluyor ve her adımda bu soruları kendime sormadan edemiyorum ve de onları cevapsız bırakmaktan. Yolun nereye gittiğini bilmiyorum ve nerden geldiğimi de. Yol alabildiğine engin bir alan içinde ve sanırsınız ki yol bu düzlüğün tam da orta yerinde ve şimdiye değin hiç görmediğim bir uzunlukta. Yol, iki tarafına dizili ve göründüğünce takip eden küçük çalılıklardan oluşmakta. Yol ürküten azametine karşın, içimde duyumsadığım sadece yürüme hissi. Dışarıdan bakınca alışık gelen tavır içindeyim. Üstümden ve göremediğim başımdan anladığım kadarıyla uzun zamandır yoldayım.

Bayağı ilerde yolun yükselerek döndüğünü fark ediyorum. Yolun bitmeyecekmiş gibi görünen haşmetinden sonra bu dönüşün beni heyecanlandırdığı bir gerçekti. Biraz daha ilerleyince yerde belli belirsiz bazı izler fark ediyorum. Tedirginliği andıran bir heyecanla adımlarım hızlanıyor, izlerin ne olduklarını anlamaya çalışıyorum. Bir yandan yolun döndüğü yere yaklaşırken, sırtımda taşıdığım çanta geliyor aklıma. Durup sırtımdan indiriyorum çantayı. Her bir gözünde türlü şeyler var. Geniş olan kısmında oldukça büyük bir kaban ve giyilecek nevi şeyler var. Diğer ceplerinde de çeşitli küçük âletler. Bunların bu çölü anımsatan yerde işe yarayacağı pek zannetmesem de hepsini tekrar yerlerine doldurup, sırtıma alıyorum ve yola devam ediyorum. Yürürken gözümü birden bire beliren izlerden ayırmamaya çalışıyorum. Yolun devamını görebileceğim yüksekliğe yaklaşınca, rüzgârın bu yerde azaldığını ve bu alanda izlerin belirginleştiği ortada. Net olan izlerden birine yaklaşıp, bir bedevî merakıyla yere eğilip ize parmaklarımın ucuyla hafifçe dokunuyorum. Bu izler tahmin ettiğim gibi. Güneş gözlüğümü çıkarıp, aşırı ışıktan kısılan gözlerle dikkatlice bakmaya devam ediyorum. Evet! Bu izler bir insanın ayak izleri ve hemen yanında bir başka iz. İkisi de ayrı insanlara ait. Yalnız olduğumu sanmanın düş kırıklı ile yavaşça ayağı kalkıyorum. Demek ki bu yalda benden başka birileri daha var ve benden önde ilerliyorlar. Bunlar kim ve onlar neden bu yoldalar? Zihnimi meşgul eden onca soru varken bir yenisi daha eklenmişti zihnimin kıvrımsal boşluklarına. Ayakta öylece beklerken izlere tekrar baktım ve hemen yanında duran kendi ayakkabıma. Bu izlerden birinin bana ait olma ihtimali kurşun çabukluğunda beynimi delip geçti o anda. Hızlanan nefes alışımı dindiremiyor; nefesimi duyar olmuş, içimdeki zıngırtı her geçen saniye artıyordu, bedenimi ve bedenimdekileri kontrol edemiyordum. Ayaklarımı kaldırıp bu karşılaştırmayı yapmalıydım. Duyduğum sese nerdeyse kalp atışlarımın sesi de eklenmiş, aklımın, kurşun deliğinden uçup gittiğini zannetsem de, ayağımı kaldırıp yerde duran üç tane ize bir kerede baktım. Bu üçü de birbirinden farklı izler. İçimden içime derin bir oh çekip, nefes alışlarımı düzenlemeye çalıştım. Beni böylesi acıtan bu durum karşısında neden böyle aşırı tepki verdiğimi anlayamamış, bir anlığına olsa da ince bir çizgi yakalamıştım. Dönüp dolaşıp aynı yerden geçmiş olamazdım. Bunun hesabını yapmış olmalıydım. Neyi aradığımı bilmememin cevabı nerdeyse kendim olacaktım. İzler, izler, izler... Aynı olması halinde, belki de o hiç bilmediğim yere geri dönecektim!

Başkalarının olması beni hem şaşırtmış hem de gerip bir yalnızlık içine bırakmıştı. Bir şey ve hiçbir şey bir aradaydı sanki.

Yolun nereye nasıl kıvrıldığının merakını unutmuş, tamamen izlere yönelmiştim. Oysa birkaç adım sonra yol tamamen farklı bir yöne dönüyor olmalıydı. Ayaklarımın yıllardır tek düze adımları vardı sanki ve artık farklı olacaktı. Kalbimden gelen ses kesilmemişti henüz. Bu yüzden kalp atışlarımın sesine karışıyordu ayak seslerim; toprağı her adımda ezen siyah botlarımın gıcırdayan sesi... İçimde sinek uçuşlarını anımsatan aceleci bir yürüme isteği ile birkaç adım sonra yokuşun sonundayım. Güneş gözlüğümü çıkarıp, çıplak gözlerle inanmak istiyorum bu görkemli manzaraya. Karşımda uzayıp giden ve bitmeyecekmiş gibi görünen bir yol daha. Ummanda bir damla kıyaslaması sanırım yetmeyecekti bu yeni boşluğa. O an öylece boş gözlerle bakarken boşluğa, bu iki boşluğun ortasına fısıldamak istedim; belki de boşluğa çarpıp dönen bir çığlık duymak istedim. Tepenin başında öylece durmuş beklerken, o an sandım ki dünyanın en yüksek tepesindeyim ve sanki biraz daha yükselsem dünyanın diğer ucunu, kendimi göreceğim.

Kıpırtısız bekliyorum tepenin başında. Sanki bir anda bir şey olacaktı ve sanki ben o bir şeyi bekliyordum oracıkta. Kıyamet kopsa, “Hah işte bunu bekliyordum.” diyeceğim. Neden bu denli bir bekleyiş içindeydim ve neden aklımdaki her şeyi, bir şeyi hatırlama uğruna değişebilirdim? Oturup aklımdakileri bir sıraya koymaya kalksam, bu gözlerimin yetmediği boşluğa sığmayabilirim. Boşluk, başka bir boşluğun içinde ve diğeri diğerinin! İşte sanki ben, hem en içinde ve sanki sondan bir öncekindeyim! Burada, şu anda, hatta şu anda da öylece durmuş arkamdan gelecek başka bir ben bekliyor gibiyim.

O anda, aklıma sığmayan onca soruyu bir anda beynimden sildim. O anda beynimde vızıltılar anımsatan bir hiçlik sezdim. Anlam vermedim ve vermek için de bir şey almadım. Sadece biraz daha öylece bekledim. Çok geçmedi. Belki bir belki de iki göz kırpma anı. “Yürümeliyim, yürümeliyim, yürümeliyim…” dedim kendi kendime. Elimle ucundan tuttuğum gözlüğü gözüme taktım ve azalan güneşin boşluktaki eksikliğine, göstermediklerine baktım. Ardından nedenini bilmediğim ve bilmek için de merak etmediğim bir nedenle yavaşça kıvrılıp arkama, geldiğimi sandığım yola baktım. Yine aynı edayla dönüp önüme… ve önümde uzayıp giden bir yol…

yürümeye başladım...




Notlar: Bu yolun sonu var mıdır bilinmez fakat bir zaman gelecek ve bu yolun bir yerinde bir dünya olmuş olacak ama bu

dünyada aslında ondan başka hiç kimse olmayacak...

…ve neden bu kadar boşluk olduğunu, boş bırakandan başka kimse anlamayacak.

Bazen istemediğin hâlde bile unutmak, hatırlamaktan çok daha fazla işe yarıyor.

Hep ilk kez görmek kadar güzel ve acı veren bir şey...


Ömer Saylık Davutoğlu
2005

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......