! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Epeyce dolanmıştım.

Bir ara yolumu kaybetmiş olduğumu anlayınca…

Ulus’a gidiyordum ve daha kestirme sandığım bir durakta inip, bu kez başka bir yoldan gitmiş olacaktım. Yeni bir yol ve yeni düğer tüm şeyler. Hiç bilmediğim bir yerde inip, sezgilerime güvenerek yola koyuldum.

Kestirme yoldan giderken ki kestirme olup olmadığı konusunda en ufak bir fikrim dahi yok, ötede beride dizi dükkânlar, seyyar satıcılar ve yapılar, beni bir zaman sonra hiç bilmediğim ve hatta sezgilerimle dahi yolumu bulamayacağım bir noktaya taşımış oldu. Aniden beklenmedik bir monolog; “Sanırım ben kayboldum”.

İlkin, şöyle bir durup, kavuran yaz sıcağını fark etmiş olmamın ağır ve bir yanda da kaybolmuş olma ihtimalimin yakıcı sıcaklığıyla tenimde biriken terimi dökmeye başladım. Şap, şap, şap… Nedendir bilinmez ısrarla sezgilerimin, beni yanıltan ikna ediciliğine kanarak, tekrar yola koyuldum. Bir sağa, bir sola derken, aşağıya, yukarıya... ama yok! Ulus’a bu şekilde çıkabilmemin imkânı yok! Dayanamayıp birinden Ulusu soruyorum.

Hemen yanı başımda (dayanamadığım yerde) bir gözlükçü var. Dilenci ifadesi nakşedilmiş yüklü yüzümle içeri giriyorum. Epeyce yaşlı bir amca, gözlüklerinin altından bana bakıyor. Bende dilenir gibi suratımla ona!

— Amca kolay gelsin. Bir şey soracaktım. Ulus!a nerden çıkabilirim?

Amca, para değil de, basit ve hatta belki de günde birkaç kez cevapladığı soruya, benim sadece cevap istediğimi öğrenince, şevkle yanıma geldi ve...

— Buradan dümdüz git, yolun sağa sola kıvrılmasına bakma sonra ışıkların oradan sağa dön. Ulus ayaklarının altında!

— Sağ ol amca.

Yola koyuldum. Amcanın ses tonundan anladığım kadarıyla ışıkların olduğu yer epey uzaktaydı.

Güneş tepemden, kaynayan asfalt dibimden kavuruyorken beni… Derken gözlüğümün camında bir damla. Derken bir damla daha! Avuçlarımla ilkin alnımı ardından tişörtümün kenarıyla da yüzümün geri kalanını siliyorum. Sanırsınız ki bütün balkon altı gölgelikler güneşin altında eriyip yok olmuş. Tek bir gölgelik kenar olmaz mı? Olmaz olmaz; kim kime ne hesap verecek ki!? Yolun bir kenarında bilmem ne zamandan kalma kulübe misali bir bakkalda satılan eskimo (buzlu meyve suyu) dikkatimi çekiyor. Hemen iki tane alıp, ikisini de birden açıp, iki kırçta yiyorum. Kesmiyor! Yüz metre yürüdüm yürümedim; geri dönüp iki tane daha alıyorum. Ardından yürümeye devam.

Epey yürüdükten sonra ışıkları fark ettim. Işıklardan sağa döndüm. Ayaklarımın altına baktım; sağıma soluma bir de geri dönüp gözlükçü yaşlı amcaya. Beni sanki işitiyormuş gibi “Burası hiç de Ulusa benzemiyor!” diye kendi kendime seslendim. Bir daha hiç bir gözlükçüden bir şey sor... Aslında bir daha, yaşlı gözlükçü bir amcadan sormama kararı aldım. Yanıma aldığım bu kararla yola koyuldum. Önümde bir başka uzun yol. Aldığım her nefes ter olup yüzümden ve vücudumun bilumum yerlerinden dışarı çıkmakta. Yüzümü yıkayacak ne bir cami ne de suyun çeşmeden aktığı başka bir yer, yol boyu ve hatta çöl boyu desek daha doğru olur sanırım, yok! Dayanamayıp, gözlüklerimi çıkarıyorum ve bu kez tişörtümün tamamıyla yüzümün tamamını siliyorum. Dilimi yaşlı amcayla bir kez yakınca bu kez etrafıma, Ulus’u bilen bununla beraber yaşlı ve aynı zamanda gözlükçü olmayan bir tipe sormak için, bakınmaya başlıyorum. Ama ne çare! Sanki herkes buranın yabancısıymış gibi etrafına bakınıp duruyor. Kimsenin koskoca Ulus’u bileceği yok gibi.

Sandalyesini çekip, bir küçük gölgelik yere sinmiş, gözlerinde güneş gözlüğü, geçirdiği kıştan çok çekmiş gibi güneşlenen bir amca...

Yanına yanaşıp soruyorum.

— Amca merhaba. Kusura bakma, Ulus’u soracaktım. Nereden çıkabilirim acaba.

Ehli keyif amca, güneş gözlüklerinin ardından, başını hafif öne eğerek bana dik dik bakıyor. “Tövbe estağfurullah” der gibi. Bir de başını sallasa…

— Sen buralı değil misin?

— Hayır.

— Peki evladım ne işin var buralarda?

Amca demedi belki ama ben içimden tövbeler çektim. Allah’ım Yarabbi! Sen bana sabır bir de şu Ulusu ver, ver Yarabbi de...

— Ben Ankara’da öğrenciyim. Buraları gezerken yolumu kaybettim.

— Haa! Öyle mi? Gel-gel! Gel o zaman. Bak şimdi. Beni iyi dinle. Parmağımın gösterdiği yeri görüyor musun?

Adamın, ufukta bir yer göstereceğini sandım ilkin. İçimden, “Eğer bu da fos çıkarsa yandım.” diye geçirmeye başladım.

— Şu ilerdeki büyük binayı görüyor musun?

— Evet.

— Hah! İşte oradan sola döneceksin. Biraz ilerleyince karşına ulus meydanı çıkar.

— Tamam. Çok teşekkürler amca.

Aldım çökmüş bedenimi, yola koyuldum. Bir an dönüp arkama baktığımda, adam, güneşin tadına kaldığı yerden devam ediyordu. Hayretler içinde bir müddet durup adamı izledim. Sanırsınız ki, adam içinde koskoca bir kış unutmuş da, onu yazlıyor. Bense güneşten köşe bucak kaçıyor, sanki güneşi yutmuş gibiydim ve var gücümle kusmak istiyordum; kendimden, kavrulan bedenimden uzaklaşmak. Ne fayda! Sızlayan ayaklarımın, çorabıma yapıştığını, küçük bir gölgelik yer bulunca fark ettim. Bu küçük gölgeyi izleye izleye, adamın gösterdiği büyük binaya vardım. Zar zor bulduğum küçücük gölgeyi arkamda bırakarak sola döndüm. İçimdeki güneş yetmiyormuşçasına, köşe bucak kaçtığım güneş bu kez tam karşıma çıkıvermişti. Yine de adamın dediğini yaptım. Biraz ilerledim ama yok! Biraz daha ilerledim gene yok! Epey ilerledim yine yok! Yok oğlu yok işte! Önüm arkam sobe diye söylendim, ı-ıııııı yok! Ulusun karşıma falan çıkacağı yok! Bir yandan içimden hayıflanırken, bir yandan da oramdan buramdan şapır şapır dökülen terimi temizlemeye çalışıyorum. Ulan bu ne biçim Ankaralı olma hâli? Bi Ulus’u tarif edecek adam olmaz mı yahu! Hata bende ama. Bildiğin yoldan şaşmayacaksın. Sana mı kalmış yakın yerde inmek. Al işte böyle hararetli çöl tadında cezasını çekersin. Bir daha denersem ne olayım! Etrafımdaki insanlar “Olacağını olmuşsun zaten” der gibi, bakar gibi; kimi, tenimdeki mum misali erimeye, güler misali yanımdan geçiyorlar. Sanki onlar için güneş, güneş değil, pazardaki beleş. Bir ara ulan yoksa biri Ulus’u aldı da, başka bir yere mi bıraktı? Diye düşünmeye bile başlamıştım. Fakat böyle bir şeyin olmasına imkân yok! Çünkü daha üç gün önce yerli yerindeydi. Koskoca Ulus’u üç günde nasıl aparırlar?

Hem kendime kızıyor hem de söylene söylene yürüyorum. Birden bire arkamdan kalın mı kalın bir adam sesi. Israrla bana sesleniyor.

— Kardaş! Kardaş!

Dönüp arkama bakıyorum tüm şaşkınlığımla.

— Ulus ne terafa düşiy bilisen? (Ulus ne tarafa düşüyor biliyor musunuz?)

Bir an! Belki de çok uzun bir an durdum. Adamın karşımda dikilen bedenine avazım çıktığınca HAYIR! demek geldi içinden. Hatta dilimin uçunda toplanmış olsa da az önceki tüm o büyük harfler… Adam da ısrarla kaybolduğumu anlamamış gibi yüzümün derinliklerine değin bakıyor; “Söyleyeceksen söyle be kardeşim” der gibi. Adamın elindeki kızıl lâl şeffaflığındaki tespihten gözlerime yansıyan güneş ise tuz- biber oluyordu yüzümün olduk olmadık yerlerine ve ben hâlâ bir cevap vermiş değildim. Sadece kaybolmuş bir sesle ve küçük harflerle “hayır” diyebildim. Ardından...

— Ben de yolumu kaybettim. Buranın yabancısıyım. Bilmiyorum!

Adam bana acımışçasına...

— Bırınden sordım, bahan burasini teğrif etti. (Birinden sordum, bana burasını tarif etti.)

— Vallahi bilseydim (önce ben giderdim) söylerdim. Başka birinden sorarsanız daha iyi olur.

— Tamam. Sağ olasan. (Sağ olasın)

Diyip, çekip gitti.

Bu ne biçim bir gün yaa! Yoksa “Dünya Kaybolma Günü” falan mı ve “Kaybolanlara Yol Sorma Günü” mü?

Yolumu kaybetmiş olmama ve merakıma bir cezadır sanırım, kimsenin Ulus’u doğru düzgün tarif edemeyişi. Ayrıca cabası, güneşin on ikisine fırlatılmış ve saplanmış bir ok olmam. İşte bunların hepsi bana, iki adım daha yakında inme aç gözlülüğümden kalan. Hepsi bir yana, eğer biraz daha güneşin altında kalırsam tifo olacağım sanırım ya da bundan az olmayan başka bir şey!

Arkamda, kuytu köşede kalmış bir caminin dikilen minaresini fark ediyorum. Minareyi izleyerek camiyi buluyorum. İşte asıl aradığım şey. Camimin çeşmesi! İçimden “Ulan keşke çeşmeyi sorsaydım. O zaman da Ulus’u bulurdum.” diye saçma bir serzeniş geçirmeden edemedim. Zor adımlarla çeşmeye yanaştım. Çeşmeden akan suya, karaya vurmuş balık misali daldım. Kaç litre su içtim, bilmiyorum. Karnım iki katına çıkmış gibiydi. Depoyu ful ettim yani, hatta yedek depoyu da doldurdum denebilir. Yetmedi bir de başımı suya tuttum. Islandıkça oh çekiyordum. “Dünya varmış! Oh ohh! Ulus’u unutmuş, düşünmüyordum bile. Çeşmeden akan buz gibi suyun tadını çıkarıyordum o an. Hatta suyun gerçekten bir tadının olduğuna bile inanır olmuştum. Kimse ses etmese hani, suyun biriktiği, caminin küçücük havuzunda duş dahi alabilirdim. Camimin en güzel yanı huzur veren doğallığıydı belki ama bu hâli o an pek de önemli değildi. O an gölgelik olması her şeydi. Tabi bunun yanına ortamın serinliğini ve buz gibi suyunu da ekleyince... Söylenecek çok az şey kalıyordu. Camimin bahçesindeki banklardan birine oturup, bir sigara çıkartıp yaktım. İlk nefesle birlikte bedenimin yavaş yavaş kendine geldiğini hissettim. İkinci, üçüncü nefes derken, bir şey kalmamıştı bende ve bedenimde. Tüyden farksız hafiflemiştim. Karnımdaki su hariç elbette!

Terle karışık ıslanan üstüm başım, serinliğin etkisiyle buzdolabından farksız olmuştu. Nasıl bir hisse artık, yatağı yorganı getirip yatasım vardı. Ama öncelikle bu sıcakta buharlaşan Ulus’u bulmalı ve alacağımı alıp evin olunu tutmalıydım. Aslında bu benin Ulus’a ilk gelişim değil. Haftada en az iki üç kez gelip giderim. Birkaç eski kaset alır ve bulursam işime yarayan birkaç da kelepir eski parça alırım. Bazen de birkaç güzel biblo düşüyor. Onları toplar, yan yana dizer, onlara bakarak eskiden nasıl durduklarını düşünürüm ve hangi gözlerle bakıldığını. Garip belki ama merak işte.

Camiden üç-beş adam çıkıyor. Doğruca onlara yöneliyorum. Gözlükçü ve güneşlenen adamdan fayda yok. Belki bu mübarek yerden çıkan adamlardan bir hayır gelir.

— Kusura bakmayın. Bir şey soracaktım. Ulus’a nereden gidebilirim?

— Gel şimdi.

Adamlarla birlikte dışarı çıkıyoruz. Kapıdan çıkar çıkmaz beni özleyen güneş yüzümde patlıyor. Elimle engelleyip adamları dinliyorum.

— Bak delikanlı. Bu yoldan direkt aşağıya in. Karşına çıkan caddeden sola dön sonra ilk sağ.

— Çok teşekkürler!

Bir Ulus için sanırım haddinden fazla sağ-sol var! Sağa sola dönmekten önümü göremez-bilemez oldum. Her zamanki gibi yine içimden “Umarım buda fos çıkmaz. Aksi takdirde kendimi kaybedip, aklımı kendimde bırakabilirim.” diye geçirmeden edemedim.

Bin ümit ve taşıdığım serinlikle, önce cadde sonra sola ve ilk sağ... İşte Ulus karşımda! Hey maşallah! Kimsenin Ulus’u falan taşıdığı yokmuş. Yalnızca ben bir oraya bir buraya taşınmışım o kadar. Neyse ki Ulus artık ayaklarımın altında. Nerdeyse eğilip caddeyi öpeceğim. İçimde Ulus’u bulmanın huzuru. Şükür kavuşturana. Birden beni rehin alan güneşin tepemde olmadığını fark ettim. Yerine açık mavi bir gökyüzü, serinlik misali örtüyor üstümü.

Meydana doğru yürüyorum. Labirent sokaklar bir film gibi gözlerimden geçiyor. Gözlükçü amca şimdi ne yapıyor acaba? Ya güneşlenen adama ne demeli? Kim bilir belki de şimdi başka birilerine yolu tarif ediyorlardır. Belki de o tespihli adama, ikisi bir olmuş, Ulus’a giden yolu tarif ediyorlardır ve kim bilir şimdi o garibim nerelerdedir. “Bana katıl istersen. Birlikte arayalım.” diyemeyecek kadar sinirliydim.

Ulus pazarına girdim. O hırsla epey eski kaset ve birkaç parça buldum. Sonra evime giden en yakın otobüse bindim. Tövbe ettim, bir daha bilmediğim başka yoldan gitmeyeceğim diye ama ardından hemen geri aldım ettiğim yemini. Bilmediğim şeyler yapmadan yeni bir şey bilemeyeceğimi anladım. Bu yakıp kül etmeyen kayboluşla, Ulus’un arka sokaklarını artık hiç unutmayacaktım. Birde kendimi bulsam, diğer tüm bulduklarımdan kurtulacaktım!

Ömer Saylık Davutoğlu
2002

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......