! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Ah benim ahım, sen olmasan neyler vahım.
Bir derdim var bin dermana değişmem - Şah İsmail. Derdi, dermana yeğlemek, kolay iş değildir. Burada dert ile arınma söz konusu. Yoksa insan dert delisi değildir. Dertten zevk alınması gibi bir çıkarım sağlansa da hiç de öyle değildir. Derdin bir uzantısı olan ıstırap'ın uzak bir anlamı vardır ki o da zevk almak demektir ama buradaki dert, ıstıraptan epeyce bir ayrılır ve dert için yeni bir uzantı keşfeder. *Çilecilerin tavrı görülse de o da değildir. Çilecilerinki bir sınavdır fakat buradaki dert bir tercihtir.

Burada kastedilen dert (dertten duyulan acıyı istemek), mazoşist bir bilinçte değildir. Acı, tarihte yandaşlarını bulsa da bu genel geçer bir tavır olmaktan ziyade bozuk ruh ve bilinç yapısına işaret eder. Acıdan zevk alanların bile acı tanımı vardır muhakkak.

Derdi, dermana yeğlemek bir içsel ceza olabilir. Kişinin kendi kendine(yapay) verdiği, ilâhi adalette karşılığı olmasa da, kişinin çektiği acılardan kendine pay çıkarması ve bunu yetersiz bulmasından kaynaklanan fazladan bir karşılık bulma isteği, kendine içerden bitmeyen hesap çıkarma arzusu sayılabilir. Bu olumsuz bir tavır değildir, olumlu da değildir, sadece tercihtir. Tabiî insan, insan olma özelliğinden kaynaklanan bir yönelmede derdi olumlamaz ve tercih de etmez. Bu tercih ortaya çıkıyorsa, dışarıdan bir müdahale olduğu ve bu müdahalenin henüz bitmediği anlamına gelir. Gizli yargı, görünüşte olmasa da içten-içe uzanan, her bakışta kendini hissettiren, bazen de görünmeyi göze alacak kadar kendini gösteren bir ilişkiyle hayatın tam da içindedir. Bunun karşısında çaresiz kalan şair kendini derdin merkezinde gerçekleştirir. Bu merkezden uzaklaştıkça varoluşu silikleşir ve yok olmayla karşı karşıya gelir. İşte bu noktada dert, dermandan daha üst bir var oluş nedeni olur ve şair kendini bu derdi çekmekle hükümler ve cezayı kendi kendine verir.

Muhabbet Bağı

muhabbet bağında bir gül açıldı
bir derdim var bin dermana değişmem
yüküm lâl-ı gevher mercan saçarım
bir derdim var bin dermana değişmem

cümle kuşlar dile gelir yazım der
gövel turnam şam'a gelir güzüm der
benim yarelerim tuzum tuzum der
bir derdim var bin dermana değişmem

garip bülbül gönlüm eğler ses ile
nicelerin ömrü gitmiş yas ile
arayıp bulduğum pür heves ile
bir derdim var bin dermana değişmem

sah hatayi'm muhabbete bakarım
ben doluyum ben dolana akarım
güzel pirim bir dert vermiş çekerim
bir derdim var bin dermana değişmem

Şah İsmail (Hatai) / 1487 - 1524



Şiirde en can alıcı dizeler "benim yarelerim tuzum tuzum der / bir derdim var bin dermana değişmem" dizeleri. Olayın özü ve içeriği burda da sıır'lanmış. Şiir bütün olarak imge dünyamızda uç bağlantılar yaratıyor. Bu bağlantılar klasik şiir tadından uzak, tasavvuf lezzetinde dımağı sözlüyor(?-Bkz. Kavram:3). Şah İsmail, bir devlet adamı ve kim bilir başından, başının altından neler gelip geçti. Bu gelip geçenlerden kalan en iç hediye(dert)lerden biri bu şiir olsa gerek.


*Çileci: Tasavvuf yolu, bir çile yoludur. Kaba demir kızgın ateşe sokulmadan şekillendirilemez. Öyle de, çilesiz nefsi arıtmak mümkün değildir. Saadet sarayına meşakkat yolundan varılır. Tasavvuftaki “çile” ifadesi “kırk gün” anlamında Farsça bir kelime olup, Hz. Musa’nın Tur-i Sina’da Tevrat’ı almak için kırk gün riyazette kalmasından alınmıştır. (Resulullah’ın nübüvvet öncesi Hira’da itikafı da bu tarz bir durumdur.) (Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 139)
Tefekkürde, tezekkürde yoğunlaşmak için böyle bir uzlete ihtiyaç vardır. Aslında her talib-i hakîkatin, her sene hiç olmazsa bir ay münzevî kalması ve bu bir ayı tefekkür, tezekkür, nefis muhasebesi, ilim gibi yüce şeylerle değerlendirmesi, son derece yerinde olacaktır.

Çile dönemi, aynı zamanda bir riyazet dönemidir. Riyazet, şehvetlerle ve nefs-i emmâre ile mücadele planı, az yemek, mideyi doldurmamak ve bu suretle ruhu inceltmek ve rahat çalışabilmek için yapılan beden ve ruh terbiyesidir.( İz, Tasavvuf, s. 10)

Tasavvufta, “kıllet-i taam, kıllet-i menam, kıllet-i kelâm” (az yemen, az uyumak, az konuşmak), riayet edilmesi gereken esaslardandır. Bunlara riayet, ruh sultanının beden ülkesinde hâkimiyetini sağlayacaktır. Yoksa, çok yiyen, çok uyuyan ve lüzumsuz çok konuşan bir kişide, ruh sultanı zindanda kalacaktır.

Maddiyatın kanunları olduğu gibi, maneviyatın da kanunları vardır. Mesela, cılız bir insan halter çalışmakla güçlü bir hale gelir. Onun gibi, riyazete riayet eden bir kişi de, ruhen güçlenir. Hemen her mistik akımda riyazet temel bir esastır. Öyle ki, bu riyazete riayet eden Hint fakirlerinde, şeklen keramete benzeyen harika haller görülebilmektedir. Şadi Eren (Doç.Dr.)

Çilenin Dünyevi boyutu: Gizemciliğin iradeyi güçlendirme eğitimi... Gizemcilikte beden isteklerinin kırılması ve iradenin bu isteklere karşı güçlendirilmesi için geçirilen eğitime çile adı verilir. Çileciliğin, çeşitli gizemcilik yollarında çeşitli biçimleri vardır. Çilecilik, kendini kınamak ve başkalarına kınatmak anlamında, antik çağ Yunanlılarında da uygulanmıştır. Örneğin kinik okulun töresel öğretisine uygun olarak ünlü düşünür Diogenes kendini kınamak ve başkalarına da kınatmak için fıçı içinde yatardı. Melâmî şeyhi Hamzi Balî de aynı amaçla, köpeklere atılan artık yemekleri yemiştir.

Gezemcilikte çilecilik üç aşamada gerçekleşir: Bilgisizlerin çileciliği din bakımından haram sayılanlardan, bilgililerin çileciği yeterinden fazla olanlardan, ermişlerin çileciliği Allah'tan gayrı her şeyden vazgeçmektir... Dinsel alanda çoğu delilere (meczup) ermişliğin yakıştırılması, birçok çilecilerin kendilerine acı çektirmekte işi deliliğe kadar vardırmalarının sonucudur... Çileciliğin amacı, dinsel (şeriat) alanda ölümden sonra ve gizemsel (marifet) alanda yaşarken Allah'a ulaşmaktır. Melâmîler bu duruma melâmet neşesi adını verirler, Allah'la olmak neşesi içinde zevk ettikleri inancındadırlar. Felsefe ansiklopedisi


sozluk.sourtimes



# yavuz sultan selim'in yıktığı ülkelerden birinin şahı..



# şahkulu ayaklanmasını başlatan adam



# hatayi mahlaslı şair ve devlet adamı.



# divanı özbeöz türkçedir. faşolarımızın taptığı ve aradaki ihtilafta kayıtsız şartsız yanında yer aldıkları yavuz'un divanı ise farsçadır. yani bu ne paradokstur tengirim durumu sözkonusu. ayrıca akkoyunlu hükümdarı uzun hasan'ın torunudur. ii içermiş.



# divani özbeöz türkçe olduğu gibi köken olarak katıksız bir türkmen'dir. benim için önemli olduğundan yazmıyorum ancak dönemin ve hatta günümüzün söylencelerinde türklüğün temsilcisi olarak gösterilen osmanlı'ya göre has türktür. şairdir ve şiirlerinde türkçe'yi çok iyi kullanır. pek çok bektaşi/türkmen gibi kökeni horasan'a dayanmaktadır. osmanlı'ınn başında 80 yaşında yaşlı beyazıt varken 16 yaşında hükümdar olmuş ve anaolu'daki pek çok türkmen/alevinin gönlünde taht kurmuştur. bu nedenle osmanlı anadolu alevilerine büyük zulümler yapmıştır. yüzbinlerce kişi kılıçtan geçirilmiştir. eğer anadolu'da bir katliam'dan ve soykırımdan bahsedilecekse bu ne acı ne ermenilere ne kürtlere aittir, bu acının en büyüğünü anadolu alevileri çekmiştir. işin ilginç yanı sunni osmanlı alevilere zulüm yaparken şah ismail de iran'da boş durmamış ve iran'da azınlık durumundaki sunnilere büyük zulüm uygulamıştır.


# (bkz: safeviler)


# divanında alkolü överken yavuzun kullandığı afyonu kötülemiştir.


# tam adi Şah İsmail Safevidir... safevi saltanatinin kurucusudur...


# iran'da safevi soyundan gelen bir türk. erdebil'de doğdu. ana tarafından uzun hasan'ın torunu bilki aka'nın oğludur. babası haydar'ın ölümünden (1488) sonra dayısı tarafından iki kardeşiyle birlikte düşmanlarından kaçırılarak şiraz'a gönderildi. şiraz valisinin, üç kardeşi bir süre hapsettiği söylenir. akkoyunlu hükümdarı sultan yakup'un ölümü üzerine oğlu rüstem saltanat mücadelesinde onlardan yararlanmak amacıyla üç kardeşi hapisten kurtarır, şah ismail'in ağabeyi sultan ali, katıldığı iki savaşı da kazanarak tebriz'e döndüğünde parlak bir törenle karşılanır. ama üç kardeşin halk üzerinde manevi etkisi, sultan ali'nin kazandığı zaferler rüstem bey'i korkutur, onları ortadan kaldırmanın yollarını ararken durumu sezen sultan ali kardeşleriyle birlikte erdebil'e kaçar. sultan ali yolda kendilerini izleyen rüstem bey'in askerleri tarafından öldürülür. ama iki kardeşini yedi müridiyle erdebil'e göndermeyi başarır. şah ismail ve kardeşi ibrahim burada müritlerince korunur. sürekli izlendikleri için bir süre sonra bağru dağına, oradan da gilan, gaskar, reşt ve lahican'a kaçırılırlar. lahican'da kar kaya'nın evinde saklanan şah ismail ilk öğrenimini özel bir öğretmenden gördü. babasının müritleri dört bir yandan onu görmeye geliyorlardı. yakalanamadığını gören rüstem bey, lacihan üzerine yürümeye hazırlanırken öldürülünce (1497), şah ismail harekete geçer. müritlerini toplayıp hazer kıyılarındaki aravan'a (1500), oradan erdebil'e gelir. kendisine katılan türk oymaklarıyla birlikte yeterince kuvvet topladığını görünce ilk olarak babasının ve şiilere yapılan eziyetlerin öcünü alma yolunu tutar. tebriz'e gelip taç giydiğinde (1502), babasının öcünü almış, baku'yü zaptetmiş, nehcivan'da elvend bey'i yenmiştir. şah ismail'in bundan sonraki yaşamı şiiliği yaymak, safevi devletinin sınırlarını genişletmek için yaptığı savaşlarda geçer. devletin sınırları genişleyip şiilik anadolu'ya doğru hızla yayılınca osmanlı'larla çatışır. sonunda çaldıran'da yavuz'a yenilir (1514) ve kaçar. bu yenilgiden sonra tebriz'e döndüyse de eski gücünü yitirdiği gibi uğradığı ruhsal çöküntüyle de kendisini şaraba verir. oğlu tahmasb'ı yerine atabey olarak bırakır, her yılını ayrı bir kentte geçirerek yaşamını tamamlar. azerbaycan'da iken ölür. cenazesi erdebil'e götürülür.



# erdebil'deki türbesinde duvarları fars alfabesiyle ama kelime-cümle olarak tam anlamıyla türkçe yazılmış şiirleri süslemektedir. rehber okuduğu vakit sanki anadolu ozanlarını dinliyor gibi olur insan. misafirleri gezdiren aynı azeri rehbere göre "şah ismail yavuz'un ipini kırmış"tır. çaldıran'da osmanlı'yı mağlup etmiştir. aynen böyle dedi eleman. itira edecek oldum lakin deplasmanda olduğum için ses çıkarmadım.

türbesi pek sade ama çok güzeldir. ailesi ve hocası ile yanyanadır sandukaları. ayrıca şah ismail'in türbesinde bir zamanlar serili olan kocaman ama koskocaman halının sadece fotoğrafı vardır çünkü medeniyetperver ingilizler halıyı çalıp bizim demişler.
halı şimdi oxfordda sergilenmekteymiş.



# reha camuroglunun ismail adli kitabinda hayat hikayesi detayli ve etkileyici bir roman halinde anlatilmis safevi hukumdari. bu kitaba gore ismail dogdugunda kahinler onun felaketinin batidan gelecegini soylemislerdir. ismail ise bundan etkilenerek hayati boyunca girdigi her odada batidaki pencereler onune oturmaktan kacmis ve hep dogu tarafina oturmustur. caldiran savasinda selimin karsisina ciktigi gun ise gunes tutulmustur. cok guvendigi bir kahin o gun ne olursa olsun savasmaktan kacinmasini solemistir cunku selim ismaile gore batidadir, batidan gelmektedir ve doguyu temsil eden ismaili dogudan dogan gunes batarak yalniz birakmistir. selime o kadar atip tuttuktan sonra oradan kacamayacak kadar delikanli olan ismail ise savasmis ve kaybetmistir. kehanetlerin dogrulugumudur yoksa osmanli ordusundaki atesli silahlarin gucumudur ismaili yenen bilinmez.



# sah ismail anne tarafindan gene osmanliyla fatih sultan mehmet zamaninda husumet yasayan ve yenilen uzun hasanin torunudur ki osmanli hem dedelerde hem torunlarda irani aglatmistir.
(bkz: otlukbeli savasi)
(bkz: uzun hasan)



# caldiran savasinda osmanli askerlerince sarilinca sah benim anlamina gelen sah menem diye bagiran ve osmanli askerlerini ustune cekerek gercek saha zaman kazandiran ali mirza adli generali sayesinde canini kurtaran sah.



# sultan selim tebriz'i isgal edip geri dondugunde ve artik ismail icin cogu sey bittikten sonra tekrar tebriz'e girerken yakinlarinin selim geldiginde sevinc gosterileri yapan halkin bir bolumunden intikam alip almayacagi sorusuna karsilik osmanliyi ve istanbulu kastederek "tabiki dokunmayacagim bu insanlara, esas intikam alinacak cok uzakta, cok buyuk ve ne yazikki cok guclu" diyen iran sahi.

sonucta selim iranin gucunu kirip geri donmek zorundaydi, irana ordusuyla yerlesemezdi ve tebriz tekrar ismail'in eline gececekti ama tabi hicbir sey eskisi gibi olmayacakti. tebrizde sunni halk bazen osmaliya guvenerek baskaldiriyordu ve ismail gucu eline aldiginda bu halka karsi kotu davraniyordu(tipki ismail'e guvenip anadoluda baskaldiran sii halka selim'in yaptigi gibi) fakat caldiran sonrasi geri dondugunde sanki selim sonsuza kadar orada kalacakmis gibi gaza gelen sunni halka dokunmamistir. zaten ismail de her seyin caldiran'da bittiginin farkindaydi ve devlet islerini birakip hatayi mahlasiyla siirler yazmistir ve kendini saraba vermistir.



# ünlü iran hükümdarı. seyittir. türkmendir. aynı zamanda şeyhlik ünvanı vardır. bu yüzden tabiyetindeki din alimleri ona şah'ım yerine şeyh'im diye seslenirler.

ii. beyazıt'tan kaçan bir grup eşkiyayı, "siz henüz hamsınız, pişmeniz lazım" deyip kazanlarda diri diri kaynattıktan sonra beyazıt'a göndermiştir.

yavuz sultan selim tahta geçtiğinde ona gönderdiği mesajda, yüce osmanlı'nın cihadının her zaman arkasında olduğunu, yavuz'un başarılı bir hükümdarlık sürmesini istediğini ve zaferlerden zaferlerden koşması dilediğini ve aynı zamanda "osmanlı'nın bir daha asla timur gibi doğudan gelen bir orduya karşı bir felaket yaşamamasının en büyük arzusu olduğunu" söyleyerek inceden mesaj vermiş, laf çakmış, sinir etmiştir.

denir ki, yavuz sultan selim, tebriz'de karşısına çıkmadığı zaman ona gönderdiği kadın elbisesinden sonra o da yavuz'a "bunları yazan koskoca bir padişah olamaz, olsa olsa bu padişah'ın bol bol afyon içen katiplerinden birinin aklı başında değilken yazdığı şeylerdir." diye bir cevap yazmış, yanında da bir miktar afyon göndermiştir.

sanılanın aksine yavuz ve ismail birbirlerini oldukça çok severler ve derinden bir saygı duyarlar. gel gör ki politik koşullar savaşmalarını gerektirmiştir.



# (bkz: ela gözlü pirim geldi)



# şeyhlikten şahlığa doğru giden bir kariyere sahiptir.tebriz'i ele geçirdikten sonra yaptığı katliamı eleştiren annesini de idama mahkum etmiş şair ruhlu bir diktatördür.

yazdırdığı buyruk kitaplarını anadolu'ya göndererek bugünkü aleviliğin temellerini atmış ve osmanlı siyasetinden dışlanan türkmenlere umut olmuştur.azerbaycan daki askeri başarılarından sonra insanlar, hatta kendisi mehdi olduğuna inanmıştır.

çaldıran savaşında ateşli silahlarla donanmış osmanlı ordusuna atlılarıyla saldırıp yenilmiş,ve iran geleneklerine göre savaş alanına getirdiği iki karısını da osmanlılara kaptırmıştır.

bu olaydan sonra inancını yitirmiş ve kendini oğlu tahmasb'ın emanetçisi olarak görmüştür.


# (bkz: sah menem)


# men pirimi hak bilirem,
yoluna gurban oluram,
dün doğdum bugün ölürem,
ölen gelsin işte meydan

dizelerinin yazari sah.



# alevi bektasi kulturunun mistik yonu zengin deyisleri ile hak askini dile getiren hukumdar.
ayni zamanda bir ali evladi.
dizelerinde sah derken guzeller sahi allah kastedilmektedir.
pirsultan da ayni sekilde beyitlerinde bunu dile getirir.
"soyle o guzeller sahina yuz sureyim dergahina"

yavuz selim sah ismail ile savasa giderken arkasindan isyan cikmasin diye butun sulalesini katledip,
anadoludaki alevileride kiyima ugratmistir.


# (bkz: hasta ruh ismail)



# hatayi mahlasıyla su dizeleri yazmis şah:

meni serkeştü hayran eyleyen şah
gönil şehrinde seyran eyleyen şah

meni rüsva idüb saldın cihane
didemni zar ü giryan eyleyen şah

musahhar eyleyen cümle cihanı
yezid kavmin müselman eyleyen şah

özi bülbül olub gülzarı gezdi
meni daşharuda zar eyleyen şah

enelhak çağıran mansur dilinde
yine mansur'ı berdar eyleyen şah

hasan ile hüseyn'i kerbela'da
yezid eliyle kurban eyleyen şah

çıkaran yusuf'ı cahı beladan
mısır tahtında sultan eyleyen şah

güneş tek zahir olmuşdır gözinde
cihan bağın gülistan eyleyen şah

hatasız yüzlere yüzi güneşdir
yine güneşi pinhan eyleyen şah

bedi şet arzında selman farisı
alpaslan elinden kurtaran şah

hatayi senden efgan idesidir
haşr güninde divan eyleyen şah



# derlerki şah ismail çaldıran savaşı başlamadan önce iki orduya da bakmış ve "şu işe bak, bugün burada islamın geleceğini belirleyeceğiz fakat ne gariptir ki iki orduda da kafirler var" demistir.

şah haklıdır. hristiyan olan bazı gürcü ve ermeni prensleri hristiyan birlikleriyle şahın ordusunda saf almışlar ve şiilik icin savaşmıslar; osmanlı ordusunda ise her zaman olduğu gibi gayrimuslim rumeli askeri ve beyleri yeralmış ve sunnilik için savaşmışlardır.

şah birkez daha haklıdır zira o gün islamın geleceğini tayin etmişlerdir. çaldıran'da şii ordusu yenilince sunnilik baskın mezhep olarak duruşunu daha da kuvvetlendirmiştir. şiiler, toplam müslümanlar arasinda günümüzde yaklaşık % 10 luk bir kısmı oluşturur ve dünyada iran ve ırak haricinde bütün müslüman ülkelerde azınlıktalardir. ırakta yaklaşık % 55 lik çoğunluğa sahip olmalarina ragmen iktidarda olmadıklari düşünülürse sadece yaklasik % 90 cogunluga sahip olduklari iran'da iktidardırlar. bu coğrafyalardaki mezhep şekillenmelerinde şahın "bugün burada" diye bahsettiği çaldıran savaşının sonucu en büyük etkenlerden birisi olmuştur, tamda şahın dediği gibi.



# cem karaca'nin sah mat mi padisah mi bestesi "siirlerinde öztürkçe kullanan ve iranlı diye nitelenen sah ismail" ile "türk diye nitelenen ama farsça şiirler yazan yavuz selim" ayrimini ortaya koymak gibi ulvi bir amac ugruna yapilmismis.

Kaynak: sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=sah+ismail

Seyh Torunu Sah Ismail Safevi Alevilerin Hükümdarı mıdır?


Şah ismail bir saat sonra kararını Orada bulunan Emir Zekeriya'ya bildiriyor.'Yaz bakalım Zekeriya ama güzel bir yazı yaz. Hayatın boyunca bir daha böyle bir yazı yazamazsın. Safevi 'şah' İsmail' buyruğudur. Müteveffa Akkoyunlu Sutan Uzun Hasan'ın kızı Alemşah Begüm, 17 Eylül 1501 sabahı Tebriz de idam edilecektir. Soylu kanının akıtılmaması, yay kirişiyle boğulması buyrulmuştur. '

Şeyh Torunu Sah İsmail Safevi Alevilerin Hükümdarı mıdır? (I)

Bir Şii olan Alevilikle ve alevilerin sırrı ile hiçbir ilgisi bulunmayan Fuzuli’nin Alevilerin yedi ulu ozanından birisi olarak propaganda edilmesini reddediyorum.


Aynı konu Şah İsmail Safevi’de çok daha çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.


Nejat Birdogan, „Alevilerin büyük hükümdarı olan Şah İsmail Hatai“ başlıklı bir kitap yayınladı (Can yayınları Nejat Birdogan - 1991) bir yıl sonrada Ibrahim Arslanoğlu „ Şah İsmail Hatayı ve Anadolu Hatayileri“ başlıklı kitabını yayımladı. (İbrahim Arslanoğlu Der yayınları - 1992) Iki arastırmacının aynı konuda yazdıkları kitaplardaki konuya bakışları, duygu ve düşünceleri temelden farklıdır.


Nejat Birdogan, Şah İsmail Hatayı’nın Alevilerin büyük hükümdarı olduğunu düşünmekte ve tek bir Hatayı olup olmadığı konusunda bir soru işareti bulunmamaktadır. Kitabını yazdığı önsözde farklı bir görüşe yer vermemiştir. „Çesitli divanlari karsılaştırarak, Anadolu kırsal kesiminin belleklerini ve cönklerini tarayarak yapıtların yani sıra aruzla 317, hece ile 28 deyişini, Nasihatname ve hele hele Dehname mesnevilerinin tümünü ilk kez yayınlıyoruz demektedir.


Sah İsmail’in dedesi Cüneyt Şii’dir. Uzun Hasan’ın da damadıdır. II Murat döneminde (1240-1451) Erdebi’i terk ederek Sivas’a gelmiştir. Birkaç müridine seccade, tesbih, Mushaf gibi armağanlar vererek Osmanlı padişahına göndermiştir. Padişah Cüneyt’in niyetini bildiği için onun Kurtbeli denilen yerde oturmasına izin vermiştir. Bunun üzerine Cüneyt Konya’ya gitmiş orada da tutunamamıştır.Uzun Hasan’nın yanına sığınmıs 1460 yılında yapılan bir savaşta ölmüştür.


Nejat Birdoğan Cüneyt’in ölümünden sonra Erdebil’deki şeyhlik postuna oğlu Haydar’ın oturdugunu anlatıyor. Haydar, dayısı Uzun Hasan’nın kızı Alemşah Halime Begim ile evlenmiş. Bu evlilikten 17 Temmuz 1487’de Şah İsmail Safevi doğmus.


Şey Haydar Anadolu’yu kendine bağlamak için müridlerini sıkı bir eğitimden geçirdikten sonra belirli yerlere göndermiş. Müridlerine 12 dilimli kızıl börk takmalarini ve özel giysiler giymelerini emretmiş. O sıralar II Beyazıt halka ağir baskılar yapıyormuş Haydar’ın yandaşları Anadolu’da çoğalmıs. Yoksul halk Şeyh Haydar’a peygamber üstü bir gözle bakmaya baslamiş.


Şeyh Haydar 1488 yılında dayısının oğlu Yakup Bey’in komutanlarından Süleyman’la yaptığı savaşta öldükten sonra yerine büyük oğlu yar Ali geçiyor. O da 1493 yılında öldürülüyor.


Bundan sonraki süreci Nejat Birdoğan Coşku ile anlatmaktadır.


„Müridleri İsmail’i ve İbrahim’i kaçırıp gizlediler. İsmail bu sıralarda altı yaşında idi. Onu Erdebil’in Anadolu (Rum) Mahallesinde Ebe adındaki bir kadın gizliyordu. Ancak bulunması olasılığı belirince Ismail, Gilan’a kacirildi. Orada da alti yıl kaldı.Hep ziyaret edildi. Bu aralarda Akkoyunlu yönetiminde baş gösteren saltanat boğuşması İsmail’in işine yaradı.1499’un Ağustos’unda 12 yaşında iken Gilan’dan ayrıldı. Hazar Deniz’inin batısındaki Tarum’a geldi. Yanında müridleride vardı. Yolculuğu Halhal üzerinden Erdebil’e dayandı. Ancak Erdebil valisi kendini içeri almadı. İsmail, Hazar kıyısına Ercuvan’a gitti. 1500 yılının amansız kışını orada geçirdi. Amacı Anadolu’ya gitmekti. Anadolu’daki yandaşlarına Erzincan‘a gelmeleri için ulaklar yolladı. Kendiside bir gece yola çıkıp Sa’d çukuru (Erivan-Iğdır), Kağızman, Erzurum, Tercan üzerinden Sarıkaya yaylasına geldi. Bu yolculuk sırasında hiçbir zorluğa uğramadıgı gibi on üç yaşındaki bu kişilik Andolu’yu sevinçten ve umuttan ayağa kaldırıyordu. Anadolu Erzincan ‘a akıyordu. Sivas, Amasya,ve Tokat’tan Ustacalu, Samlu, Rumlu Türkmenleri, Antalya’dan teseli Türkmenleri, Maraş’tan Zülkadr Türkmenleri bölük bölük geliyorlardı. İşte Safavi Devleti’ni, bu Orta ve Güney Anadolu Türkmenleri kurdular.


Nejat Birdoğan, Şah İsmail ile II Beyazıd’ın arasının iyi olduğunu, Şah Ismail’in Beyazıd’a “Baba” diye hitap ettiğini de anlatıyor. Ta ki Yavuz Sultan Selim tahta çıkana kadar..


Bu arada Elmalı-Tekke bölgesininde ayaklanan Şah Kulu’nun başına gelenler çok acıdır, ibret vericidir. Alevi Türkmenlerin Şah İsmail’e inanmaları kaynar kazanlara atılarak, işkencelerle katledilerek son bulmuştur.


Şah Kulu halkının başına gelenler;
Hoca Sadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih Başlıklı kitabının 4. cildinde bu olayi anlatmaktadır. Hoca Saadettin Efendi, Alevilerin „yaradılıştan sapkun kişiler“ olarak nitelemektedir. Antalya Tekke yöresinin Alevilerinin 19 Nisan 1510 tarihinde Şah Kulu’nu kendilerine baş ilan etikleri bilgisini vermektedir. Ağır vergilere ve baskılara baş kaldıran Şah Kulu ve yoldaşları Sultan Korkud’un hazine ve mallarını götürenlere saldırdılar. Devlet’e mal ve vergi toplayan görevlilere engel oldular ve ellerindekileri aldılar. Kısa zamanda sayıları coğaldı. Kütahya’ya doğru yürüyüşe geçtiler. Anadolu beylerbeyi Karagöz paşanın kuvvetlerini Kütahya önünde yenilgiye ugrattılar ve Karagöz Paşa’yı öldürdüler. Kütahya’yı yakıp yıkıp geri döndüler.


Sah kulu ve yoldasları Antalya hisarını kuşattılar. Ali Paşa’nın büyük bir ordu ile hareket ettiğini duyduklarında Kızılkaya denilen dağlık bölgeye çekildiler. Ali Paşa kuvvetleri Şah Kulu’nu kuşattılar. Savaş oldu. Şah kulu Karaman taraflarında bir gedik bularak çarpışa çarpışa Karaman beyi Haydar’ı öldürerek Kayseri üzerinden Sivas taraflarına yöneldi.


Ali Paşa takipteydi. Temmuz 1511 tarihinde Gökçayı denilen mıntıkada Şah Kulu kuvvetlerine yetişti. Savaşta Ali Paşa öldü. Şah Kulu da yaralandı.Ozan Telli Şah Kulu’nun son anlarını şu şekilde anlatmaktadır.


„Babaların ulusu
ağır yaralandı
İndirdiler atından
gözleri aralandı
Erenleri erleri
başına sıralandı
Dedi ki;
-Savaşımız şan bize
Bu il perişan bize
Madem yar değil devran
Olunsun yola revan
Varılsın şah yurduna.


Büyük bir hasretle, sevinçle, umutla düşleri yaralı Aleviler Azerbaycan’a doğru dağlardan, bellerden, vadilerden savaşarak yürüyüşe geçtiler. Şah Kulu ölmüştü.

Hoca Saadettin Efendi’nin kitabından
Şah Kulu denilen cehennemlik tepelenince, yoldaşları olan aşağılık onun yardımcısına baş eğip göç Acem diyarina, Azerbaycan’a vardılar. Şah İsmail o günlerde Irak’ta idi. Bunların ululuk ve üstünlüklerini ve bunca kalabalıkla ülkesine gelişlerini haber alacak, askerlerin çoğu çeşitli yerlere dağılmış olduğundan, korku ve kuşkuya kapılıp önlem almak üzere Irak’tan Azerbaycan’a doğru ağir ağir yola çıktı ve ol devletsizleri karşıladı. Ol kan saçanlar ise domuzlar gibi uğradıkları yerin altını üstüne getirip yağmalaya yağmalaya Tebriz’e vardılar. Yolda büyük bir kervanla karşılaşıp bin kadar kervancıyı öldürdüktan sonra mallarını aldılar.

Sözün özü ol aşağılık, Şah İsmail ile buluştuklarında, Şah bu kalabalğı dağıtmak için her bölüğe beylerinden birine ağırlatıp kondurdu ve tolasunlar deyu fermen eyledi. Böylece onların güçlerini dağıtıp parçaladı. Meydanın ortasında iki büyük kazan kurdurup su ile doldurttuktan sonra, altlarına pek çok ateş yaktırıp cehennem suyu ile kaynattırarak, sıp sıcak eyledi. Görenler aş pişirilmesi için hazırlanmıs sanıp toplantı ferine uzaktan bakarlardı. Meger birini mirdar başbuğları, birinide kışkırtıcı vezirleri için (Kara İskender ve Sofu İsa halife oğlu) hazırlatmışki ol ciğleri pişire.

Onları bin türlü itibar ve saygıyla toy alanı olan bahçeye getirip arada kurulan gönül olan otağa ve süslü gölgeliğe indirterek görünüşte büyük ilgi gösterdi. Olan bitenler üzerine sohbete girişip yavaştan baş kaldırmalarının nedenlerini araştırdı. Dedi ki, “ Babam Sultan Beyazıt Han hazretlerinin koruyucu gölgesinde bunca zamandan berü çoluk ve çocugunuzla ferahlık içinde yaşarken neden gerektiki boynunu bağlılık lalaesinden çıkarup ayaklanma doruğuna tırmandın? O da kariılık olarak, 2Ol padişah yaşlandığından vücudunun rahatsızlığı ülkenin kargaşasına yol açtı. Ülkeye düzen getirecek önlemleri almaktan el çekti. Vezirlerinin ellerini uzatmalarıyla ortaya nice zulümler cıktı. Onların ettiklerine dayanamayıp bu yolu seçtik. Özellikle Şah hazretlerinin kapısına yüz sürmek ve güzel varlığını görmek de muradımız ve gönlümüzün tek dileği idi. Kapılarında kul olmayı hora geçer hizmet sanıp kalkıp geldik. Şah da aytti, memleketini yakıp yıkmaya ne gerek var idi? Ana da böyle yanıt verdini çekegeldüğümüz bunca zulmün öcünü almak ve çevremize adam toplamayı kolaylamak için yağma ve taluna cesaret olundu. Şah aytti. Bu yanıt da geçerli değildir. Hoşa giden anlayış üzere bizden yana hod sevgi duyduğun iddia idersin.

Şah emir verip onları kazana attırdı, Şah öteki beylerinide öldürtüp geride kalan askerlerini elden geçirdi. Beğendigine görev verip ötekileri azad eyledi. Mal ve eşyalarını, at ve rahtlarını toy verenlere armağan edip salıverdi. Bunlarda kadın ve çocuklarıyla köşe bucak sokakları dolaşıp, el açıp dilenerek dagıldılar. Yaptıkları kötülüklerin cezasını buldular..
Alinti, Hoca Saadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih IV. Hazırlayan İsmet Parmaksızoğlu, Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara 1992. Sayfa 64-68

Bu katliamlar öncesinde Anadolu’da ayaklanan alevi kızılbaşlar’a da Şah İsmail yardım etmemıştir.

Şah İsmail'in, Alevileri kaynar kazanlarda haşlayacak kadar acımasız bir katildir. Bu sözü yani onun bir acımasız katil olduğunu söyleyen kişi de öz annesi olan Alemşah dır. Şah İsmail öz annesi Alemşah 'a bile acımamıştır.

Şu söz Alemşah'ın Şah İsmail'e söylediği sözdür.. Bir toplantı anında içeriye giren öz annesi Alemşah, hiddetle kendisine şöyle bağırır.

- "Bu cinayetleri ne zaman durduracaksın KATİL!"

Şah ismail, Annemiz buyruğumuza karşımı geliyor?

- Sende buyruklarında yerin dibine batsın! Görmüyormusun masumlar öldürülüyor, herkes birbirini ihbar ediyor. Sende burada durmuş başkalarının cinayetlerini işliyorsun.. İki cihan da ellerim yakanda olacak İsmail.. Sana nekadar ana sütü verdiysem haram olsun; aklına hep bu sözlerim gelsin, içini kemirsin.. diyerek bulunduğu yeri aynı hışımla terk ediyor.

Şah ismail bir saat sonra kararını Orada bulunan Emir Zekeriya'ya bildiriyor.

Yaz bakalım Zekeriya, ama güzel bir yazıyla yaz. Hayatın boyunca bir daha böyle bir yazı yazamazsın. Safevi Şah' İsmail'in buyruğudur. Müteveffa Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan'nın kızı Alemşah Begüm, 17 Eylül 1501 sabahı Tebriz de idam edilecektir. Soylu kanının akıtılmaması, yay kirişiyle boğulması buyrulmuştur.
Kaynak İsmail Hakkı Uzunçarşılı Osmanlı Tarihi c. 2 s. 296

Şah İsmail böyle bir kişidir. Ve bu şahsın aleviliği tartışılır.. Öz annesini boğduran bir kişinin, tahtı için öz kardeşlerini boğduran Yavuz dan ne farkı var?

Şah İsmail ve Yavuz Hilafet yarışına girmiş iki şahsiyettir. Bunun zararını 40 bin alevi, kanı ile ödemiştir. Şah kulu ayaklanmasının ardından Alevilere destek olmamıştır. Onların katledilişine göz yummuştur. Arda kalanları da sudan bahanelerle, Beyazıt bahane edilerek kaynar kazanlarda haşlanmalarını buyurmuştur.

Sonuç olarak;
1509-11 yılları arasında iki yıl süren Şah Kulu Sultan ayaklanması: Şah İsmail Safevi'yi dayanak alıp başlayan, ama kısa zamanda bağımsız gelişerek, Anadolu ve Rumeli'yi saran ve doğrudan siyasal iktidara yönelik bir Alevi halk hareketiydi. Yenilgiden yenilgiye uğrayan Osmanlı kuvvetleri, ancak Vezir Hadım Ali Paşa'nın yönetiminde Sivas yakınlarında Gedikhan'da yapılan savaşta Şah Kulu'nu öldürerek ayaklanmayı bastırabilmistir. 1511 Haziran'ında yapılan bu savaşta Ali Paşa da ölmüs. Şahkulu Sultan'ın ölümüyle de halk birlikleri dağılmış , 15 bin kadarı İran'a geçmiştir. Şah İsmail daha başlardayken, bu hareketten desteğini çekmiş sudan bahanelerle birçoğunu katletmiştir...

Şah İsmail ciddi bir şekilde, Şah Kulu ayaklanmasından sonra kendisine sığınan alevileri acımasız bir şekilde katlediyor. Bu tarihi gerçek hicbir şekilde kabul edilemez. Hiç bir alevi yol önderi kendisine sığınan ve onun kışkırtmaları ile ayaklanan alevi insanına böyle bir kalleşlik yapamaz..

Şah İsmail ve Osmanlı savaşının ardından,
Şah İsmail, Yavuz selim ile yaptığı savaş sonrasında, yaralı olarak kaçmış daha sonrada ona biat edercesine mektup yazmıştır. Savaş öncesinde kadın elbisesi gönderdiği meydan okuduğu Yavuz'a, savaş sonrası yumuşak bir dil kullanmıştır.

Yavuz'a yazılan mektup şöyledir,
"Sen bir çok belde ve tebaaya (yönetilen uyruk topluluğu) malik (sahip) oldun; bilhassa Mısır'ı almakla Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn (mekke ve medine gibi kutsal iki kentin hizmetlisi) unvanını aldın. Şimdi sen arzın (dünyanın) İskender'isin. Aramızda geçen geçmiştir; bir daha avdet etmez (geri gelmez) sen memleketine git, bende memleketimde kalayım, aramızda çekişerek Müslüman kanı dökmeyelim. Arzun (isteğin) ve maksadın (amacın) ne ise, onu ben yerine getiririm..."

"Dönen dönsün ben dönmezem diyen, urganı boynuna kendisi takan bir Pir Sultan Abdal olamamıştır".

Alevileri acımasızca katletmiştir. Artı öz annesini ve akrabalarını katletmiştir. Yavuz'a da böyle bir mektup yazarak biat etmistir.

Daha sonra kendisini şiirlerine verdiği söylenmektedir, hatalarını anlayıp özünü dar’a çektigi ile ilgili şu şiir’ini yazdığı söylenilir.

Gece gündüz hata etmektir işimiz,
Tövbe günahlarımıza estağfirullah,
Muhammed Ali’ye bağlıdır başımız,
Tövbe günahlarımıza estağfirullah.

Hasan Hüseyin sır içinde sır ise,
İmam Zeynel nur içinde nur ise,
Özümüzde kibir benlik var ise,
Tövbe günahlarımıza estağfirullah.

Muhammed Bakır’ın izinden çıkma,
Yükün Cafer’den tut gayriye bakma,
Hatıra değip gönüller yıkma,
Tövbe günahlarımıza estağfirullah.

Benim sevdiceğim Musa-i Kâzım,
İmam Rıza’ya bağlıdır özüm,
Eksiklik noksanlık hep kusur bizim,
Tövbe günahlarımıza estağfirullah.

Muhammed Taki İle varalım şaha,
Ali Naki emeğimizi vermeye zaya,
Ettiğimiz kem işlere bed huya,
Tövbe günahlarımıza estağfirullah.

Hasan Askerinin gülleri bite,
Mehdi gönlümüzün gamını ata,
Ettiğimiz yalan gova gıybete,
Tövbe günahlarımıza estağfirullah.

Şah Hatayi ’m eder Bağdat Basra,
Kaldık zamaneye böyle asra,
Yâ Ali Kerem kânisin kalma kusura,
Tövbe günahlarımıza estağfirullah.

Şah İsmail bunca katliamdan sonra bunca can’a kıyımdan sonra kendisinin bağışlanmasını istiyor. Alevi cemlerine can’a kıyanların alınmadığı bir gerçek iken, öz annesini bile acımadan öldürtmüş, bir çok ocakları söndürmüş olan bir kişi nasıl bağışlanabilir oldukça düşündürücü..

Yararlanılan Kitaplar, Aleviliğin sırrı Ünsal Öztürk, Şah hatayı ve Pir sultan Abdal Lütfü Kaleli, İsmail Hakkı Uzunçarşılı Osmanlı Tarihi, Hoca Saadettin Efendi Tacü’t- Tevarih.

Kaynak: haberler.alevionline.com
Bağlantılar:
xetayi.blogspot.com
vikipedia

3 Yorum:

sufi dedi ki... 3 Nisan 2010 18:14  

Şah Hatayi'yi andın da;
"Biz derdin içinde dermanı bulduk
dost cevr-i cefası hoş gelir bana."demek geldi içimden, sevgilerimle.

Ömero dedi ki... 3 Nisan 2010 20:24  

Aynen öyle, olunan derdi sahiplenmek, onu kavramak, özünde dermanı bulmak: her gözün, her tenin, her kalbin işi değildir. Bunun başka çaresi olmamakla da bir ilintisi yoktur elbette. Bilinç meselesidir, duruş biçimidir kişinin. Konuyu güncellediğiniz için teşekkürler sufi... iyilikler,

La Tahzen dedi ki... 29 Ekim 2016 22:02  

Teşekkür ederim
http://islamguzelahlaktir.blogspot.com/

Konuyla ilgili düşüncelerinizi ekleyin↓

― Lütfen konuya yönelik yorum yapınız.
― Blog'a yönelik yorumlarınızı " Blog Yorumları " sayfasına bırakınız...
― Google Hesabı olmayanlar Yorumlama Biçiminden Adı / URL'yi veya ANONİM seçerek yorum yapabilir...

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......