! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Öncelikle şunu söyleyeyim "konumuz" dijital ortamlarda ya da bazı şiir kitaplarında yayınlanan şiirlere iliştirilmiş resim veya fotoğrafların, şiirdeki imge bütünlüğünü ya da bağlam zenginliğini katletmesi/yok etmesidir.

Öncesinde şiire/sanata dair birkaç şey söylemek istiyorum. Şiir nedir, sanat eseri dediğimiz ürün nasıl oluşur?

Şiirin nedir'lemecesinden önce, bir sanat eseri için oluşum süreci kabaca söyle işler: 3 ana süreçten oluşur: bunlar,

Duyuş, Buluş, İfade(üslup). Bu sıralama, yaratılan herhangi bir sanat eserinin genel bir oluşum sürecini ifade eder.
  • Duyuş, çıkış noktasıdır. Eserin oluşumunda elektrik anahtarı gibi bir işlevi vardır. Bir şey ama herhangi bir şey bu anahtara basar, seziş(duyumsama) başlar ve genelde sanatçının en çok heyecanlandığı kısımdır. Esinlenme(ilham perisi) diye de tabir edilen süreci kapsar. (Şiir için düşünürsek, şiirin anlatılamazlığı en çok bu noktada saklıdır. Bilinmezdir, çünkü şekli, kokusu, dokusu içseldir ve ancak bir iç başka bir içe tarif edebilir.) Duygu yoğunluğunun en fazla olduğu süreçtir.
  • Buluş, duyuştan elde edilen sonuçtur. Duyumsama, sanatçı tarafından elenir(o zamana kadarki edindiği estetik tecrübe) ve işlenecek yapının ortaya çıkarıldığı süreci kapsar. Buluş, bazen eser tamamlanıncaya kadar yeni buluşlarla devam eder. Seri veya devamı olan çalışmaların birçoğu bu süreç içinde ortaya çıkar yani ana buluştan sıçrayan yeni buluşlar genellikle bu süreç içinde kendini gösterir. (Şiir için düşünürsek, imgelerin, bağlamların, sesin, şiirdeki özellikle bizi çarpan-sarsan noktaların vb. bulunma sürecini kapsar.).
  • İfade(üslup), sanatçının bu iki süreçten elde ettiklerinin, kendi anlayışına, sunma biçimine göre aktarıldığı kısımdır. Bir eseri orijinal yapan, diğerlerinden ayıran noktadır. Üslup zenginliği, konuları aynı olan eserlerin birbirinden ayrıldıkları tatları belirler. (Şiir için düşünürsek, kimi Cenab Şahabettin'den hoşlanırken kimi de Tevfik Fikret'ten hoşlanır oysa iki şair de aynı kulvarda yer almıştır. Örneğin aşk konusu, binlerce yıldır işlenmekte ve her yeni gelen kendini katarak bu konuya yeni baharatlar eklemektedir. Ayrıca ifade biçimlerindeki farklılıklar, sanat dallarının oluşmasındaki rolü de üstlenir. Yani aynı duyuş ve buluşlar, farklı dallarda kendini gösterebilir. Bir başka nokta da, sanattaki konuların 20. yüz yılın ilk yarısında artık tükendiği ve devam eden unsurun ifade farklılıkları olduğudur. Müzikte de yeni bir akor artık bulunamaz olmuştur.)
Şiir nedir, ne değildir? Buna verilen yanıtlar ve şiirin sır gibi tuttuğu arka plânı!

Bu uzun mevzunun ayrıntılarına girmeden diyebilirim ki şiir, kendini yalnızca kendinde açıklayan ender yapılardan, imge'sel bağlamlardan biridir. En kaba tabirle şiir nedir diye merak edenler, yine şiirin kendisine bakmalıdır. Denilebilir ki şiir, en çok şiirle kavranılır. Düzyazıdaki gibi tekniklerle açıklanamaz bir iç(içsel)yapısı vardır. Bu içyapı sanatın kökünü oluşturan, kıstasların dizgisini verir bize. Bu kıstaslar: Vurgu, Ahenk, Ritim, Bağlam, Bütünlük(kompozisyon), vb.

Vurgu: eserde öne çıkan/çıkarılmak istenen nokta. (şiirde bizi sarsan yer-ler-)
Ahenk: eserin öğeleri arasındaki uyum. (şiirde ses, biçim ve bağlam akışı)
Ritim: eserde belli aralıklarla bütünlük sağlanmak amacıyla oluşturulan kısımlar. (şiirde ses uyumu, müziksel dinamiği [Şiirin motor kısmı]. Ses akışı-basit anlamda kâfiye [yalnızca son kelimelerin birbirleriyle olan uyumundan çok daha fazladır "bağlamların, dizelerin ve hatta mısraların uyumunu gerektirir". Şiirin kendine has müziği.)
Bağlam: eserde, daha önceki eserlerden ayrı duran farklılık. ( Şiirde kelimelerin yan ve uzak anlamları. Özgün ve zengin bağlamları. Şiir için bu olmazsa olmazlardandır aksi hâlde diğer benzer örneklerden bir farkı kalmaz. Bu yüzden esas şiir, zengin ve özgün bağlamları öngörür ve barındırır.)
Bütünlük(kompozisyon): eserde bu saydıklarımızın plânlı, kurgulu ve uyumlu şekilde bir yerde toplanması. Yani bu saydığımız kıstasların olması demek, onu sanat eseri kılmaz. Bu son nokta gibi bir şeydir. Şiirde konu, ses, müzik, vurgu, bağlamlar, şiirin kendi kişiliği ve bunların bir arada dengeli bir şekilde yerleşmesine dayanır/bağlanır ( Okuyanın algılamadaki edindiği bütünlük. ).


Elbette şiirin ne olduğuna dair verilen yanıtlar, genel bir şiir tanımı yapılmaktadır lâkin şiirde gene de bunların hepsini reddeden bir gizlilik, bir yapı dışı durum(şiirsel duyuş/şiirsellik) vardır.

Şiiri diğer sanat dallarından ayıran ve üstte tutan en önemli yanı, sanat ilke ve öğelerinin hepsini barındırıyor olması ve sezgiselliği(soyut yapının en üst düzeyde oluşu)'dir.

Bir sıralama yaparsak, iç yapısı(ruhu) en zengin alan şiirdir.
Müzikten, sinemadan, resimden, heykelden ve diğerlerinden daha zengin bir içyapısı bulunmaktadır.

Bu anlamda şiir, sanat (soyuttan somuta) yapısı sıralamasında en üstte yer alır ve sıralama şöyledir.
1- Şiir
2- Sinema
3- Müzik
4- Mimari
5- Heykel
6- Resim
7- Fotoğraf

Şiir tüm alt alanların özelliğini taşır ve diğerlerinde olmayan "sınırsız biçim" özelliğine de sahiptir. Tabiî yaptığım bu sıralama, birini bir diğerinden üstün yapmaz. Her birinin kendine özgü yapısı ve özgünlüğü bulunmaktadır. Bu sıralama, verdikleri mesaj zenginliğini öngörür.

Sıralamada en soyut olan şiirdir. Peki neden?
Tüm sanat dalları kavramları, şey'leri kullanır. Bir şey'in biçimi, rengi, mesaj noktaları, dış dünyaya değme oranı arttıkça "şey" anlatım zenginliğini yitirir ve ruhu zayıflar. Şey'lerde giz ne kadar çoksa o denli sonsuzdur; fakat bir biçime kovuştukça, artık içte bir şey kalmamış ve olan her "şey" görünür olmuş, merak edilen bir "şey" kalmamış ve esere(şey'e) ilgi zayıflamış demektir. Şiirdeki sınırsız biçim özelliği, imgeden/imgesinden gelir. Çünkü kavramlar, zihinde en ideal yapısıyla duru ve bu ideal yapı her kişide farklıdır (Ağaç imgesi her zihinde kendine özgü bir biçimde bulunur. Ağaç dediğimizde kiminin aklında zeytin ağacı, kiminde kavak, kiminde ise çam olabilir; ama meselâ bir tablodaki ağaca baktığımızda bize verilen/görmemiz istenen ağaç bellidir. Bu da tablodaki ağacı verdiği mesaj açısından sığlaştırır.). Bundan yola çıkılarak şöyle bir şey denilebilir: Bu doğrultuda müzik saydıklarımız arasında en soyutu olduğuna göre neden 3. sıradadır? Çünkü müzik tek başına ifade edemez duyuşu, zaman zaman söze, kavrama, anlama ihtiyaç duyar; Fakat şiirde böyle bir durum yoktur, o anlamları da içinde barındırdığı gibi, kendi müziği de vardır(ahenk, ritim).

Müzik, ritim demektir. Ritim dediğimiz şey zaten müziğin kökü ve kendisidir. Her sesin bir biçimi vardır. Bir müzikte ritmi çıkardığımızda duyulan ses hiçbir şey ifade etmez, uyumunu ve düzenini yitirmiş bir gürültüden başka bir şey olmaz. Jazz'ın çıkış prensibi de müziğin, bu en belirgin özelliğini yapı-bozuma uğratmak istemesidir. Jazz'ın özerkliği buradan gelir. Yanı sıra müziğin meydana gelmesi için, alete ihtiyaç vardır. Bu da müziği nesneleştirir. Oysa şiirde böyle bir alete gerek olmadan yalnızca dil-ses ile(bu ses duyduğumuz kelimeler, kurduğumuz cümleler, bağlamlardır. Dilin kendisidir; yani şiirin olması için "dil" yeterlidir.) eser oluşturulur. Bu da şiiri hayli zengin kılar. Şiirin müziğe yakınlığı bundan kaynaklanır. Öyle ki Ahmet Haşim'in "Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır. " demesi bu sebepledir.

İddialı söylemler gibi görünse de:
  • Şiir, bir tür değildir, edebiyatın kendisidir.
  • Şiir, anlamlarla değil, imgeler, bağlamlar ve bunların sesleriyle çalışır.
  • Şiir, dil'in kurduğu bir üstdil'dir. (Şiirden sonra yine şiir gelir.)
  • Şiir, yazılmaz ve okunmaz. (Şiiri yazanla okuyan aynı yerden bakar şiire ya da şiirin çıktığı yere.)

Şiir görüldüğü gibi değildir. Bilineni bilinmeyeninden az ve açıklamak için de yeterli, tutulur yanı yoktur.

Gelelim asıl konumuza:
Şiirde Kavram ve İmge
Şimdi de şiirlerde kullanılan resimlerin/fotoğrafların şiiri nesneleştirmesine, katletmesine değinelim.

Şiirlerin içeriğini resimlerle zenginleştirmek, fotoğrafla süslemek şiiri bir üst noktaya ya da daha açıklayıcı bir dile taşımaz. İyi bir şiirin kendisi, zaten kendi resmini duyusal olarak çizer, fazladan başka bir görsele ihtiyaç duymaz.

Bu resim şiir ilişkisi oldukça çetrefilli bir mevzudur ve birbirine tutturmak olanaklı olsa da, şiirin özgün yapısına aykırı bir durum yaratmaktadır. Şiirin kendi yapısında imgelerden doğan içsel(şiirsel) bir tablo çizmesi zaten varken, şiirlerde kullanılan görseller, şiirin kendi çizeceği içsel görselle pek bağdaşmaz, uyuşmaz ya da okuyucunun zihninde şiirden doğan imgelere zorunlu bir görsel dayatma meydana getirir(Okuyucuda başka bir imaj-imge bağlantısı oluşacakken, şiire iliştirilmiş görsel şiiri sınırlar, oysa şiiri şiir yapan en önemli unsurlardan biri de her okuyucun zihninde, kendine özgü bir imge "zihinsel görsel" yaratmasıdır.). Bağdaşan görseller kullanıyoruz biz derseniz, e o zamanda zaten şiir kendi resmini çiziyorken, bunu görünen anlamdaki aynı görsele taşımanın anlamı nedir diye bir soru doğar. Tersini düşündüğümüzde de durum aynıdır, yani ilgisiz, farklı bir yöne çeken görsel kullanıldığında da bunun gereksizliği yine ön plânda duracaktır.

Diğer düz yazıların ilgi çekmesi ya da konuya ilişkin(destekleyen) görseller kullanılması gerekli ve okumayı tetikleyen bir unsur olarak kullanılabilir. Böylesi durumlarda görsel kullanmak kaçınılmazdır. Ne yazık ki toplumumuzda görselleştirilmemiş alanlara pek ilgi duyulmamaktadır. Magazinleştirilen toplumsal yapının, düşünme katmanına en büyük müdahalelerden biri de bu konudur.

Bu tür şiirlerle ilgili ikinci bir eleştirimse, şiirlerin sayfa ortalarında toplanılması. Bu durum şiirin(yazının) okunabilirliğini ve bir alt satıra geçişini zorlar. Şiirde yazınsal bicim ve bu biçimlerin şiirin genel kompozisyonuna ilişkin muhakkak bir bütünlüğü olması gerekir. Tersi bir durum şiiri biçimselleştirmekten öteye gitmez. Bu durum da yine şiiri görselleştirme konusuna dahil eder. Şiirlerinde, kelimelerin, harflerin biçimleriyle oynayarak veya şiirin tamamını harflerden, kelimelerden oluşmuş bir resme dönüştürmek bir anlatım biçimi ve tekniğidir. Geçmişte yapılan örnekleri de hayli fazladır. Kaligram Şiirler bu alagirer. Sonsuzluk ve Bir Gün dergisi 3. sayısında M. Kayahan Özgül, Figüratif Şiir başlıklı yazısında konuyla ilgili geniş bir yazısı vardır. Benim görüşüm, bırakalım da şiir kendini, yalnızca kendisiyle anlatsın, anlatabilsin; ki şiirin kullandığı dil, bu saydıklarımın da dışında bambaşka bir "dil" iken...

Şiirde görsellik konusuna yaptığım ön açıklama konunun kendisinden uzun oldu(:

Konuyla ilgili daha önce denenmiş olan örnekleri ve şairleriyle ilgili aşağıdaki yazıya göz atılabilir.


Dursun Ali Tökel

DENEYSEL EDEBİYAT YÖNÜYLE DİVAN ŞİİRİ

Nâbîyâ ister isen tâze peyâm-ı mânâ
Kalemün âlem-i endîşede câsûs olsun

Nâbî[i]


“Şu gök kubbe altında söylenmedik söz kalmamıştır” düşüncesindeki gerçekliği insan yaşadıkça, araştırdıkça, merak edip derinlere, daha derinlere daldıkça pek iyi anlıyor. “Söylenmedik sözler” “başka tür bir söylenmeyle” başka zamanlara kalırlar. Anlam, içerik, kaygı hiç değişmez; fakat adlandırmalar, farklı sunuşlar, başka kıyafetlerle arz edişler değişip dururlar.

Meraklısı için sonsuz imkanlar, uçsuz bucaksız açılımlar sağlayan internet aleminde gezinirken “deneysel edebiyat” ve “anagram”lara ilişkin bazı sayfalara, uzun ve kapsamlı araştırma yazılarına rastlamıştım. Merakım galip gelerek bunların ne olduğunu anlamaya çalıştım. Her şeyde olduğu gibi derinleştikçe ve merakınız ardında fütursuzca gittikçe kendinizi dipsiz kuyularda bulmanız işten değildir. Bu deneysel edebiyat meselesinde ben de öyle oldum. Nihayetsiz kovalamacalar ardında bu işin sonunun gelmeyeceğini anlayınca, aslında ne yaptığımın hesabına düştüm. Deneysel edebiyatı, anagramı öğrenmiştim ve bunlara ilişkin olarak hem de daha neleri...

Deneysel edebiyat Fransa’da OuLiPo üst başlığı ile de anlatılmaya çalışılan farklı bir edebi metin uğraşının adı. Edebiyatta söz oyunları üzerine yaratıcı örnekler üreten Oulipo grubu hakkında Uğur Halıcı şu bilgileri veriyor: “Oulipo grubu 1960 yılında François Le Lionnais ve Raymond Queneau tarafından kurulmuş, Oulipo adı Ouvroir de Litterature Potentille (Potansiyel Edebiyat Sempozyumu) kelimelerinden kısaltılarak elde edilmiş. Lionnais bir matematikçi, Queneau ise ünlü “Zaza Metroda” romanının yazarı. Queuneau'nun iyi bilinen bir başka eseri ise “Exercises in Style” (Tarz Alıştırmaları) adını taşıyor: Bu eserde Otobüse itilerek binmiş birisi bir arkadaşıyla, paltosuna düğme eklemek üzerine 99 ayrı tarzda konuşuyor.

Oulipo'nun diğer elemanlarının tümü ya matematikçi, ya edebiyatçı ya da her ikisi. Bunlardan Mathews Fransızca ve İngilizce’de aynı yazılan ancak değişik anlam taşıyan bir liste oluşturmuş. L'Egal Franglais adını taşıyan bu sözlük İngilizce ve Fransızca’da değişik anlamlar taşıyan cümleler yazmak amacıyla derlenmiş. Ünlü İtalyan romancı ve edebiyat kuramcısı Calvino da kendisiyle yapılan bir söyleşide Oulipo grubuna üye olduğunu söylüyor: İtalio Calvino şöyle diyor: “Dostum Queneau’nun yardımıyla Ouilipo’ya katıldım. Tuhaf bir edebiyatçılar birlikteliğiydi bu. En büyük özgürlüğün en sıkı disiplinden doğduğunu savunan bir gruptuk. İnatçı, törensiz ve bazen ciddiydik. Bizde eğlenmek asıl hedefti, bu da zekamızı tetikleyen bir dopingdi.”[ii]

1969 yılında grup üyelerinden Perec içinde E harfi geçmeyen, La Dispiration isimli bir roman yazmış. Kitap o kadar güzel yazılmış ki eleştirmenlerden bazıları, kitapta bir gariplik olduğunun farkına varamamışlar. Dispiration'ın Levent Yılmaz tarafından yapılan aşağıdaki çevirisinde de E harfi kullanılmamış:

... Başlangıçta halk kulaktan kulağa dolaşan bir takım asılsız laflara inandı. Ağu karışmıştı güya. Ama hakikat ortaya çıkmaya başladı. Çoğu insan kalın sopalarla silahlanmaya başladı... “[iii]

Peki OuLipocuların amacı neydi “Oulipo’yu kuranların projesi, edebiyat dışarıdan bir kaynakla beslendiğinde ortaya neler çıkacağını görmekti. Yoksa edebiyat kendi içinde beslenir, tekrar tekrar kendini üretir. Projenin tarihe uzanan bir boyutu da vardı. Örneğin bir zamanlar kullanılıp sonradan unutulmuş bazı şiir formları araştırıldı. Ardından matematiğin edebiyata neler getireceğine bakıldı...”[iv] Oulipocu’lar kendilerinin Potansiyel Edebiyat İşliğini geliştirmek için çalıştıklarını söylüyorlar ve bunu nasıl yaptıkları sorulunca da şu cevabı veriyorlar: Engeller yaratarak, eski ve yeni engeller, zor, daha az zor, çooook daha zor engeller. Oulipo yazarı kimdir sorusuna ise şu cevabı veriyorlar: “ İçinden çıkacağı labirenti kendi elleriyle inşa eden bir faredir.”[v] Oulipo’cular “Labirent nelerden oluşur” sorusuna ise şu cevabı veriyorlar: “Sözcüklerden, seslerden, cümlelerden, paragraflardan bölümlerden, kitaplardan, kütüphanelerden, düzyazılardan, şiirden ve daha bilmem ne...”[vi]

Cem Akaş, “yazarların çoğu, tarih boyunca, küçük ya da büyük deneylere girişmiştir.”[vii] derken bu deneysellik merakının tarihi bir süreci olduğuna işaret ediyor. Yani bu merak yeni ortaya çıkan bir şey değil. Akaş’a göre deneysel edebiyatın iki cephesi var: Birincisi bazı deneyler “edebiyat içinde” kalarak, bu bilgi disiplininin öz kaynaklarını kullanarak yapılıyor. Burada ön plana çıkan anlatımda farklılığı dikkatlere sunmak. İkincisi ise dilin sözcük ve sentaks düzeyinde imkanların zorlanması. Tabii ki farklı disiplinlerin yöntemlerini edebiyata uygulayarak “deneyselliği” deneyenler de var. Sinema dilinin romana uygulanması gibi.

Deneysel edebiyatı belki de en iyi tanımlayan cümle Güven Turan’ın cümlesi, deneysel edebiyatla ilgili yazısının başlığını şöyle koymuş: Olanla Yetinmeyenler.[viii] Deneysel edebiyat serüveninde hep bu özellik ön plana çıkıyor. Bu edebiyata meyledenler var olandan faklı bir yol izliyorlar, farklı bir tarz, farklı bir şekil, farklı bir içerik ve farklı bir anlatım yolu... 1900’lerle başlayan bu macera özellikle Fransa merkezli günümüze kadar sürüyor. Bu anlayışa taraf olanlar olduğu gibi, şâir Cecil Hemley gibi şiddetle karşı olanlar ve “başkaldırıya başkaldırmak gerek” diyenler vardı. Hemley devamla “yeterince deneysellik ve yenilik yapıldığını söyleyip yeter!” diyordu.[ix]

Leven Şentürk ise “Madde Madde OuLiPo” başlıklı yazısında, Oulipo grubunun temel kavramlarını maddeler halinde vermekte ve bu kavramların bazılarını Türkçe örneklerle açıklamaktadır. Bu yazıda 75 başlık altında deneysel edebiyatçıların temel kavramları açıklanmaktadır. Biz de yazımızın bazı bölümlerinde onun sıraladığı kavramların Divan şiirindeki macerasının olup olmadığını araştırdık. Divan şiirinin bazı deneysel karakterlerinin ise modern deneysel edebiyatçılarda bir karşılığı yok (veya biz göremedik.) Mesela bunlardan bazıları şunlar, lisan-ı pepegî (kekemelerin diliyle şiir), Lisan-ı Sibyan (Çocuk dili ile yazılmış şiir) vb.

Adlandırma Meselesi

Deneysel edebiyat adlandırması, şüphesiz bu eylemin deneyle içli dışlı olmasıyla ilgilidir. Çünkü sürekli yeni formlar, anlatımlar, yollar, biçimler denenmektedir. Bazen buna görsel şiir, somut şiir de deniyor. Amaç “dili geri planlardaki görüngülerden kurtararak kendi boyutları içinde gören şiir türü, hep anlatımda yeni olanaklar arama, eski kalıplardan kurtulma, görme yetisini de şiire sokma yolundaki çabaların ürünü”.[x]

Genel olarak bu isim üzerinde karar kılınmakla beraber, esas olarak deneysel edebiyat üst başlığı altındaki ana alt başlıkların nasıl adlandırılacağı meselesindedir. Diğer alanlarda olduğu gibi bu alanda da Yunanca - Latince’nin hakim olduğu görülüyor. Dolayısıyla Türkçe isimlendirmede çeşitli farklılıkların ortaya çıkması normaldir. Mesela anagram kavramındaki duruma bir göz atalım:

Anagram bir kelime oyunudur, bir kelimeyi oluşturan harflerin yerlerini değiştirerek yeni kelimeler kurma işi. Derli toplu tarifi şu şekilde veriliyor: “Bir sözcükteki harfleri kullanarak başka bir sözcük kurmak. Örneğin sahip anlamındaki "malik" sözcüğü ile tamamlamak anlamındaki "ikmal" sözcüğü kurulabilir. Anagram çoğunlukla özel isimlerde yapılır. Gerçek isim yerine o isimdeki harflerle yapılan bir başka isim kullanılır.” [xi] Anagramlar hakkında daha uzun yazılara ve bu kavram hakkında yapılmış araştırma ve tarihçeye de ulaşmıştım. Gördüğüm kadarıyla Türkçe’de bu konuya ilişkin en kapsamlı araştırmacılardan biri de Üstün Alsaç. Daha önce onun Yapı Kredi Yayınları arasından çıkan Anastas Mum Satsana adlı kitabını görmüştüm, ama her nedense bu konu o zamanlar dikkatimi çekmemişti. Bir internet sitesinde Üstün Alsaç’ın Anagramlara ilişki uzun yazısını okudum. Bu yazıda hem bu kelimenin ifade ettiği anlam dünyası, hem tarihçe, hem de benzer kavramlara ait bilgiler verilmekteydi.

Benim bu yazıdan anladığıma göre anagramların da dahil olduğu kelime içindeki harflerin değişik şekillerde kompoze edilmesine genel olarak ambigram adı verilmektedir. Üstün Alsaç Ambigramı şu şekilde açıklıyor: “Ambigramı bir tür yazı sanatı ya da sözcük oyunu olarak görmek olası. Ambigram sözcüğü Latince’den alınan iki sözcükle oluşturulmuş yeni bir İngilizce deyim. Ambi bu dilde “ikisi, ikisi de” anlamına, gram da “harf, sözcük” anlamına geliyor. Onlarla kurulan bu yeni sözcük ise birden çok yönde ya da biçimde okunabilen ya da öyle okunacak biçimde düzenlenmiş sözcüklere verilmiş. Eğer bir sözcük bir biçimde döndürüldüğünde, aynaya tutulduğunda, saydam bir nesnenin üstüne yazılmış da tersinden okunabiliyorsa, ortasından geçtiği varsayılan yatay ya da düşey bir eksene göre bakışıklık gösteriyorsa, içinde başka bir sözcük gizleyecek biçimde düzenlenmişse, bu tür sözcücüklere genel olarak ambigram deniyor. En yaygın ambigram türü bir sözcüğün 180 derece döndürüldüğünde de ayni biçimde okunacak gibi düzenlenmiş olanı.”[xii] Daha sonra Üstün Alsaç, ambigram türlerini (harf ve kelime oyunlarına dayanan akrostiş, palindrom, anagram), bu tür harf oyunlarıyla değişik kelimeler veya cümleler ortaya çıkarma yollarını örnekleriyle açıklamakta ve hat sanatındaki müsenna (Türkçe aynalı yazı) çeşidinin de bir tür ambigram olduğunu söylemektedir. Alsaç bu yazısında Batı’daki çalışmalar hakkında da bilgi vermektedir. Aynı yazıda Türkçe’de bu tür çalışmaların çok az olduğundan oysa Batı’da neredeyse bunun bir meslek dalı haline getirildiğinden söz edilmekte ve bu tür kullanımların pratik faydalarından bahsedilmektedir.

Üstün Alsaç, bu tür kelimelerin Türkçe’de nasıl adlandırılması gerektiğine ilişkin bir bahise de girişmekte ve şunları söylemektedir: “Bu tür sözcüklere Türkçe bir ad yakıştırmak kolay değil. Ben “dönüşük” sözcüğünü tersinden de okunduğunda ayni kalan palindrom karşılığı olarak kullanmıştım. Bir ara “yüzü-tersi-bir (sözcükler)” demek istedim ama bu hem bütün ambigramlari kapsamıyor, hem de oldukça uzun bir anlatım. Bakışık (simetrik) sözcüğü ise daha genel bir anlam taşıyor, ayrıca bütün ambigramlar bakışık değil. Son olarak “çok görünümlü (sözcükler)” demenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Belki günün birinde daha iyi bir tanımlama bulunur.”[xiii]

Bilindiği gibi adlandırma bulanın, daha doğrusu bir şey bulmak için arayanın ve o arayışın ardından bulmak istediğine kavuşanın hakkıdır. Bizim gibi “Batı’da bu var, öyleyse bizde niye olmasın” veya “Batı’da varsa bizde de olsun” cinsinden yaklaşım sergileyenlerin adlandırmada varacağı nokta, ya “uydurma” olacaktır veya aynıyla kabul ki, çoğu meselede yaptığımız adlandırmalar aynen kabulden öteye gitmemektedir. Ambigramlar meselesinde de yapılan bundan öte bir şey değil. Yeni bulunan bir şeye Batılı insanın Latince’den adlandırmalar yapması onların önündeki büyük bir kolaylıktır. Bu adlandırmalar hem, ortak bir medeniyet algısına dayandığı için yadırganmamakta ve kabul bulmakta, hem de anlamına ilişkin sorgulamalardan çok adlandırmanın kendisi ön plana çıkmaktadır. Bizlerin böylesi bir seçeneği olmadığı da ortadadır. Bu yüzden adlandırmalarda Türkçe karşılıklar bulmak, adlandırmalardan çok anlama ilişki detaylara hapsolmakta veya uzunluk kısalık gibi problemler ön plana çıkmaktadır. Ayrıca dil-ideoloji birlikteliği burada da bizi rahat bırakmamaktadır. Bir de bu adlandırma meselesinde ihmal ettiğimize kesinlikle inandığım geleneğin terk edilmesi meselesi vardır. Bugün adlandırmada sıkıntı çektiğimiz bir konuda acaba eskilerin bir teklifi olmuş mudur? Eğer olmuşsa bu nasıl tespit edilebilir? Tabii ki bizim burada bahis konusu ettiğimiz şey, dile, edebiyata ve sanata ilişkin hususlardır; yoksa biz teknolojik adlandırmalardan bahsetmiyoruz.

Deneysel Edebiyat (Anagram, Palindrom, Lipogram, Tautogram vb.) ve Divan Şiiri

Üstün Alsaç’ın adlandırmaya ilişkin görüşünü yukarıda vermiştik. Batılıların bu konudaki adlandırmalarda da Latince ve Yunanca’ya sığındığı ortadadır. Türkçe’de bunu adlandırma çabası içinde olanlar olabilir. Ancak bizim bu çalışmamızın da konusu olan şey, Divan şiirinin deneysel edebiyat yönüne bakmaktır.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bu tür çalışmalar Türkçe’de daha çok yenidir. Üzerinde fazla çalışma da yapılmamıştır. Bazı internet sitelerinde “Türkçe’nin En’leri” başlığı altında Türkçe kelimelerin bu tür orijinal taraflarına ilişkin örnekler yayınlanmaktadır.[xiv] Modern süreçte deneysel edebiyat olarak adlandırılan edebî anlayışla, bir kelimenin veya cümlenin tersinden de okunduğunda aynı olması anlamına gelen palindrom’lar[xv] (Mum veya yaygın örneğiyle ey edip adanada pide ye gibi), harflerinin yer değiştirilmesiyle bir kelimeden yeni kelimeler çıkarmak demek olan anagram’lar, bir cümle ya da daha uzun bir çalışmada bazı harflerin kullanılmaması demek olan lipogram’lar, asgari ilk harfleri aynı olan kelimelerden kurulan metin demek olan Tautogram’larla Divan şiirinin nasıl bir ilgisi olabilir? Olmalı mıdır? Eğer böylesi bir ilgi varsa bu ne anlama gelir? Bir anlama geleceğine şüphe yok: Buradaki anlam yazımızın en başında söylediğimiz söze gönderir bizi: Şu gök kubbe altında söylenmedik söz kalmamıştır. Burada bu sözü şu şekilde de değiştirebiliriz: Söz, yazı, şiir vs. adına her çağın ustaları daha farklı ne olabilir, nasıl olabiliri denemeden edememişlerdir. Bugün bizim modern edebiyat süreci içinde takip ettiğimiz ve genellikle Fransız yazar/şâirlerinin birer fantezisi olan ve edebiyata da değişik bir yol çizen deneysel edebiyat serüveninin çok daha eskilerde olduğunu görmek insana heyecan ve aynı zamanda da güven duygusu vermektedir. Güvene sebep olan şey şu: Komplekse kapılmanın anlamı yok! Sen bilmiyorsun diye, o şeyin yokluğu anlamı çıkmıyor, bizden birileri daha evvel denemişti. Bunun kötü olduğunu kim söyleyebilir?

Divan şiiriyle ilgili mevcut bakışın, bu edebiyatın ön gördüğü dünya anlayışı, şiir anlayışı, sevgili tipi, toplum ilişkisi, kelime ve duygu dünyası, kutsalla olan ilişkisi vs. açılarından pek de hoş olana gönderme yaptığı söylenemez. Biz bu yazıda divan şiirinin anlam, içerik ve ideolojik düzlemini bir yana bırakacağız ve bu şiire yukarıda bahis konusu ettiğimiz kavramlar açısından bakacağız, Deneysel edebiyat, anagram, lipogram, palindrom vb. modern terimlerle Divan şiirinin ne gibi bir ilgisi vardır, onun üzerinde duracağız.

Yalnız bu konuya geçmeden önce bir meseleye daha değinmek istiyoruz. Deneysel edebiyat başlığı altında zikredilen çalışmalara bazen figüratif edebiyat dendiği de olmaktadır. Bu çalışma biçiminde ağırlıklı olarak figür yani resim ön plana çıkmaktadır. Biz şu an için bu deneysel biçimleri çalışmamız içine almıyoruz, zira o bambaşka bir çalışma alanını gerektirmektedir. Değerli bilim insanımız Kayahan Özgül’ün bir makalesinde yer verdiği bu çalışmalar, figüratif alanlar üzerine ne kadar özgün çalışma ve ayrı bir bilgi ve beceri birikimi gerektirdiğini göstermiştir.[xvi] Ben kendimi bu birikim ve donanımda görmüyorum. Zaten çalışmalarımı da bu konuda yoğunlaştırmadım. Kayahan Özgül’ün makalesinde verdiği örnekler, aslında hat sanatına az çok aşina olanların yakından bildiği resimyazı örneklerine benzemektedir. Tabii ki farklı olanlar da var. Sayın Özgül bu çalışmasında bir Acem şâirine ait çam ağacı biçimindeki gazeli, Meâlî’ye ait elma ağacı biçiminde düzenlenmiş bir gazeli[xvii] vb. diğer figüratif örnekleri vermektedir. Özgül, bu tür bir çalışmayla amacının ne olduğunu da şu sözlerle açıklıyor: “Örnekleri çoğaltmak niyetinde değilim. Amacım, batılı şiirde tesadüf edip de merakla ve şaşkınlıkla bakakaldığımız; niye bizim akledemediğimize hayıflandığımız ve nihayetinde, heves ve hayranlıkla benzerlerini oluşturmak için kolları sıvadığımız kaligramların bizim geleneğimizde de – üstelik tarihi bir öncelikle - yer aldığı gerçeğini fark ettirmektir.”[xviii]

Bizim çalışmamızın temelini de aslında bu niyet oluşturmaktadır. Deneysel edebiyatla ilgili ülkemizdeki çalışmalara bakıldığında Divan edebiyatının adı bile geçmiyor. Yaptığımız çalışma sonucunda gördük ki, bazı alanlarda divan şâirlerinin deneyleri bugünkü deneyselcilerin bile aklının alamayacağı uçlarda gezinmektedir.

Bizim bu makalemiz, yakında çıkacak olan Deneysel Edebiyat Yönüyle Divan Şiiri adını taşıyacak kitabımızın çok kısa bir özeti mahiyetinde olacaktır. Zira bu çalışmalar uzun yılları ve çok sabırlı taramaları gerektirmektedir. Bu makalemizde divan şiirinin deneysel karakterine kısmen değinilecek ve bazı örnek metinler verilecektir. Divan şiirinde deneysel yanın gösterilmesinde Levent Şentürk’ün Deneysel Edebiyatçıların çalışmalarını anlatırken kullandıklarını zikrettiği madde başlıkları esas alınacaktır. Fakat çalışmalarımız sırasında da gördük ki bu başlıklar yeterli gelmemektedir. Bu yüzden bazı deneysel metin çalışmalarını da metindeki biçim özelliklerine göre biz adlandırdık.

Bu çalışmayı okuyanların bir kısmı, “canım biz bunları biliyorduk, yazmanın ne anlamı var” diyecektir; bir kısmı, divan şiirinin klasik ve mükemmel bir şiir olduğunu deneysel gibi uçuk kavramlarla bu şiiri fantezileştirdiğimizi, hatta divan şiirini magazinleştirdiğimizi söyleyecektir; bir kısmı divan şiirinin çok daha ciddi problemleri olduğunu bu tür ıvır zıvırlarla bu şiirin asıl problemlerinin gölgede kalacağını söyleyecektir; bir kısmı da bizim gibi şâirlerin bu kudret gösterisi karşısında hayranlığını gizleyemeyecek ve şâirin hangi milletten olursa olsun, hangi dille yazıyorsa yazsın, hangi çağda yaşıyorsa yaşasın her zaman özgünlük peşinde koştuğunu olanla yetinmediğini görecek ve hayretini gizleyemeyecektir. Divan şiirinde bunları yapmak çok daha zordur, çünkü şâiri bir mengene gibi sıkı sıkıya saran bir kurallar manzumesi vardır, bunun dışına çıkılmayacaktır. Şekiller bellidir, belli şekillerde nasıl deneysel olunabiliri anlamak için divan şâirlerinin örneklerine bakmak gerekecektir.

İşin bir başka boyutu da bu metinleri kuranların haliyle Arap alfabesi kullandıklarını, dolayısıyla deneysel tarafın anlaşılabilmesi için bu alfabenin bilinmesinin gerekli olduğudur. Bazı deneysel metinler vardır ki bunları biz de anlayamadık[xix]. Eski şairlerimizin gözünde bugün bizim deneysel dediğimiz şeyin karşılığı masnu kelimesinde gizliydi. Bazı şâirlerin divanlarında gazel –i masnu (veya kıt’a - musanna) şeklinde başlıklara rastlanır. Bu kelimenin kökü tabii ki sanat kelimesidir ve haliyle yapılan işin bir sanatkârın dehasının ürünü, orijinal bir iş olduğu vurgulanır. Eğer metin şekilli ise müşekkel kelimesi ile vurgu yapılır.[xx]

Son olarak şunu söylemek gerekiyor. Bugün bizim deneysel dediğimiz metin örnekleri divan edebiyatımızda bazı edebi sanatların dahiline girmektedir. Dolayısıyla biz de çalışmamızda bu sanatlara vurgu yapacağız. Fakat sanatların adları zaman zaman farklı kaynaklarda farklı adlarla anılmaktadır. Bu yüzden yapılan işin sanat adından çok, izahı önem kazanacaktır. Bir başka mesele de, deneysel yapıları ifade etmeye bazen sanatların da yetmemesidir. Mesela cinas sanatına dayalı o kadar çok ve farklı deneysel şiirler var ki bunları cinasın hangi kategorisiyle adlandıracağımızı şaşırdığımız oldu. Bazen de bir şiir tamamen farklı sanatların ortak bir kompozisyonu olarak ortaya çıktı. O zaman başka adlarla anılmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Divan edebiyatındaki sanatlar üzerine yazılan eserler aşağı yukarı birbirinin aynıdır ve hemen hemen hiç bir faklı örneğe rastlanmaz. Bizler bu çalışmamızda yıllardır hep aynı örneği verilen sanatların çok farklı örneklerine ulaştık ve zenginleşmelerini sağladık. Aslında bizim bu çalışmamız basit bir çalışmadır. Yaptığımız şey sadece divanları taramak ve farklı örnekleri bularak bunları bir sıraya dizmeye çalışmaktır. Bu işleri yaparken çektiklerimizin neler olduğu ise bilimle uğraşanların çok yakından bileceği şeylerdir.

Bu makalede vereceğimiz örnekler çok kısa bir bölümü oluşturmaktadır. Diğerleri için kitaba bakmak gerekecektir.

I. Lipogram Ve Divan Şiiri

Lipogram, metinlerde bazı harflerin (seslerin) kullanılmaması anlamına gelmektedir. Halk şiirindeki lebdeğmez’de olduğu gibi Divan şâirlerinin gazel-i bî-nokta (noktasız harflerle yazılan gazel) veya noktalı (menkût) harflerle yazılan gazelleri buna bir örnektir. Fakat divan şiirinde iş bununla da kalmamakta ve lipogram tipine giren şiir çeşitlerinde çok büyük bir çeşitlilik görülmektedir. Tabii ki bunu anlamak için Arap alfabesini bilmek gerekir. Şâirler, bir şiir boyunca hiç noktalı harf kullanmamaktadır. Buna benzer şekilde bazı şâirler muvassal (bitişen) veya mukatta (bitişmeyen) harflerle şiirler yazmışlardır ki bunun ne demek ve ne kadar zor olduğunu eski alfabeyi anlayanlar çok daha iyi bileceklerdir.[xxi] Tabii Divan şâirleri işi bu noktada da bırakmamış, lipogram metin oluşturmada insan aklının sınırlarını zorlayacak denemelere girişmişlerdir. Sadece noktalı veya noktasız, bitişen veya bitişmeyen harflerle şiirler yazmakla kalmamışlar, bir sözcüğü noktalı, bir sözcüğü noktasız; her sözcüğünün bir harfi noktalı, bir harfi noktasız şiirler de yazmışlardır. Biz burada, klasik belagat kitaplarındaki adlandırmaları da kullanacak ve onların lipogram yönlerine dikkat çekeceğiz..[xxii]

a. Menkut veya Mu’cem:

Noktalı harflerden meydana gelen sözcüklerle yazılmış şiirdir. Bu tür şiirlerde, arap alfabesinin sadece noktalı harfleri kullanılır, diğer harfler kullanılmaz. Örnek olmak üzere Edirneli Nazmî’nin şu beyti verilmiştir.


Kaşı nakşî cebîni ziynet-i çîn
Bakışı şen nazîf-ten büt-i çîn[xxiii]


قاشي نقشي جبيني زينت چين
باقشي شن نظيف تن بت چين


b. Mühmel, hazf, gayr-ı menkût veya hurûf-ı hattî: Noktasız harflerden meydana gelen sözcüklerle yazılmış şiirlerdir. Bu tür bir yapı tarih düşürmede de kullanılır.[xxiv] Örnekleri çok fazla olan şiir biçimidir. Ulvî’ye ait olan beş beyitlik noktasız gazelin ilk beyti örnek olmak üzere aşağıya alınmıştır:

Ehl-i dil âlemde her dil-dâre mâildür sever
Mahrem Olursa revâdur hâl-i esrâra eğer


ﺴﻮﺮ ﻣﺎﺌﻠﺪﺮ ﺪﻠﺪﺍﺮﻩ ﻫﺮ ﻋﺎﻠﻣﺪﻪ ﺪﻞ ﺍﻫﻞ
ﺍﻛﺮ ﺍﺴﺮﺍﺮﻩ ﺤﺎﻞ ﺮﻮﺍﺪﺮ ﺍﻮﻠﻮﺮﺴﻪ ﻣﺤﺮﻡ

c. Muvassal: Yalnız bitişen harflerle yazılmış şiirdir. Bilindiği gibi Arap alfabesinde bazı harfler kendisinden sonra gelen harflerle bitişmezler. İşte şâir yazmış olduğu şiirde bu tür harfleri kullanmaz. Aşağıdaki örnekte, şâir hem buna bir örnek vermekte, hem de bu örneğe giren mısraında bu işin ne kadar zor olduğunu söylemektedir:

Muttasıl hatt ile beyti muntazam kılmak hüner
Bu dize bitişik ve bitişmemiş olarak Arap harfleriyle şöyle yazılır:

ﻫﻨﺮ ﻘﻳﻠﻣﻖ ﻣﻨﺗﻈﻢ ﺒﻳﺗﻯ ﺨﻄﻳﻠﻪ ﻣﺘﺻﻞ
ﻣﺗﺻﻠﺨﻄﻳﻠﻬﺑﻳﺗﻳﻣﻨﺗﻈﻣﻘﻳﻠﻣﻘﻬﻨﺮ

d. Mukatta’: Yalnız bitişmeyen harflerle yazılmış şiirdir. Bu tür şiirlerde yukarıdaki sistemin tersi uygulanır ve şâir, şiirinde birbirine bitişmeyen harfleri kullanılır. Örnek mısra:

Ey dil-i âvâre var derd üzre derd

ﺪﺮﺪ ﺍﻮﺰﺮﻩ ﺪﺮﺪ ﻮﺍﺮ ﺁﻮﺍﺮﻩ ﺪﻞ ﺍﻯ



5. Hayfâ: Bir kelimesi noktalı bir kelimesi noktasız olarak yazılan şiirdir. Şimdilik şu mısraı veriyoruz:[xxv]

ﺍﻜﺭﺍﻤﻠﻪ ﺗﺨﺘﻧﻲ ﻤﻋﻼ ﺒﺨﺖ ﺍﺪﺮ ڒﻴﻦ

Zeyn ider bahtı muallâ tahtını ikrâmile


6. Raktâ: Her sözcüğünün bir harfi noktalı, bir harfi noktasız olarak yazılan şiirdir. Örnek:


Açalıdan sehâya zâtun yed
Hûb düşdi safâ-yı safvete hadd
Neseb ü hışmet ü vefâya kavî
Seni key enseb etdi ced-ber-ced[xxvi]
(Cemâlî)

ﻴﺪ ﺬﺍﺗﻚ ﺴﺧﺎﻴﻪ ﺁﺠﻠﻴﺪﻥ
ﺧﺪ ﺼﻓﻮﺗﻪ ﺼﻓﺎﻯ ﺪﺷﺪﻯ ﺨﻮﺐ
ﻘﻮﻯ ﻮﻔﺎﻴﻪ ﻮ ﺤﺸﻤﺖ ﻮ ﻨﺴﺐ
ﺠﺪ ﺑﺮ ﺠﺪ ﺍﺘﺪﻯ ﺍﻧﺴﺐ ﻛﻯ ﺴﻦ





7. Tashîf: Bazı sözcüklere nokta koymakla veya bazı kelimelerin noktalarını kaldırmakla okunuşu ve anlamı değişen şiirdir. Örnek:

Ni’met-i rü’yeti gözler ne bilür
Anı göz ehli bilür göz ne bilür



ﺒﻠﻮﺮ ﻨﻪ ﻛﻮﺰﻠﺮ ﺮﺆﻴﺘﻯ ﻨﻌﻣﺖ
ﺒﻠﻮﺮ ﻨﻪ ﻛﻮﺰ ﺒﻠﻮﺮ ﺍﻫﻠﻯ ﻛﻮﺰ ﺍﻨﻯ



Ni’met-i rü’yeti körler ne bilür
Anı göz ehli bilür kör ne bilür



ﺒﻠﻮﺮ ﻨﻪ ﻛﻮﺮﻠﺮ ﺮﺆﻴﺘﻯ ﻨﻌﻣﺖ
ﺒﻠﻮﺮ ﻨﻪ ﻛﻮﺮ ﺒﻠﻮﺮ ﺍﻫﻠﻯ ﻛﻮﺰ ﺍﻨﻯ




Düşme dü-rûze devlet için mihnete
Zîrâ ki nokta ile câh çâh olur[xxvii]

Lâ-edrî

h. Lebdeğmez:
Bu türe giren şiirlerde, mısra boyunca dudak harfleri kullanılmamaktadır. Cemâlî’nin aşağıdaki mısralarında olduğu gibi. Şâir, bu şiirin hemen üstünde “bu beyitleri okurken dudak deprenmez” demektedir:


Ayn-ı asâkirde şehîr-i diyâr
Tîg-keş-i asker-i leşker şikâ[xxviii]


II. Palindrom veya Kalb Sanatı

Bir kelimenin veya cümlenin tersinden de okunduğunda aynı olması anlamına gelen palindrom’a Divan şiirinde değişik örnekler vermek mümkündür. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi mum, ada, akka, Kınık vb. kelimeler veya çokça kullanılan ey edip adanada pide ye ve üstün Alsaç’ın kitabına ad olan “Anastas Mum Satsana” gibi cümleler palindrom örnekleridir.[xxix] Daha değişik örneklerinin de yer aldığı bu sanata Divan şiirinde kalb sanatı adı verilmektedir. Bu, “bir sözcüğün yerlerini değiştirerek yapılan” sanatın adıdır. Fakat harf değiştirmenin düzenli olup olmamasına göre iki farklı ad alır. Tersinden de okunduğunda aynı olan kelime anlamına gelen palindrom’un Divan şiirindeki tam karşılığı kalb sanatının bir türü olan Maklûb-ı müstevi’dir. Bu sanat şu şekilde tarif edilmektedir: “Mısra, beyit veya cümleyi sonundan başına doğru okuduğumuz takdirde, başından sonuna doğru okuyunca hasıl olan metin ile karşılaşırsak düz kalb (kalb-i müstevî) meydana gelmiş olur.”[xxx] Kalb sanatının diğer alt başlıkları palindrom’a değil, anagram’a örnektir. O bölümde ayrıca zikredilecektir.

Divan şiirinde bu yapıya uygun olacak örnekler teori kitaplarında ve teoriye ilişkin bahislerde tekrarlanır. Ali Nihat Tarlan “Eski şâirlerin “maklub-ı müstevi” namı altında yaptıkları sanat kelime cambazlığından başka bir şey değildir: Bir mısraın harfleri aksine okunursa yine o mısra vucuda gelir.” demektedir. Ferid Devellioğlu Sözlük’te maklûb kelimesiyle ilgili şu bilgileri veriyor: “1. kalbolunmuş, altı üstüne getirilmiş, ters döndürülmüş, başka şekle sokulmuş. 2. harfleri tersinden okunduğu zaman da yine aynı olan kelime veya cümle: (tut, mum, kak, pap, bab, Anastas mum satsana gibi.)[xxxi]Yine aynı sözlükte müstevi içinse şu anlam verilmektedir: “düz, her tarafı bir.”[xxxii] Demek ki bugün palindrom olarak anılan kavram eskiden “maklûb-ı müstevi” adıyla biliniyordu. Latîfî Edirneli Nazmî’nin bu sanatta çok mahir olduğunu ve hatta Türkçe’de hiç bir şâirin böyle bir metin yazmadığını söylemekte ve Edirneli Nazmî’den buna örnek olarak şu beyitleri vermektedir.


A lebi la’l derd-i la’li belâ
Odur o ruha hûr var devâ”


Hoş kemâlün heme kelâmun şûh
Âşinâ-yı le’âlî-i inşâ[xxxiii]


Tabii ki burada palindromu görmek için metni eski harflerle yazmak gerekmektedir.



ﺒﻶ ﻟﻌﻞ ﺪﺮﺪ ﻟﻌﻞ ﺍﻠﺐ

ﺪﻮﺍ ﻮﺍﺮ ﺤﻮﺮ ﺤﻪ ﺮﻮ ﺍﻮ ﺍﻮﺪﺮ


ﺷﻮﺥ ﻛﻶﻤﻚ ﻫﻤﻪ ﻛﻤﺍﻠﻚ ﺨﻮﺶ
ﺍﻨﺷﺍ ﻵﻟﺊ ﺍﺷﻨﺍﻯ



III. Tautogram ve Divan Şiiri:

Asgari ilk harfleri aynı olan kelimelerden kurulan metin demek olan Tautogram’a Divan Şiirinde çok farklı örnekler bulmak mümkündür. Bazı şâirlerin bu hususa özellikle dikkat ettiği araştırıldıkça ortaya çıkmaktadır. Bu başlık altında örnek metinleri farklı alt başlıklara ayırmak gerekecektir. Zira Divan şiiri araştırıldıkça bu kategorideki şiir örneklerinin çok zengin bir içerik ve şekil değişkenliğine sahip olduğu görülüyor. Bunun için bu başlık altındaki metinleri ancak başlıklarını vermekle yetineceğiz.


1. Bütün Mısraları Aynı Harfle (sesle) Başlayan ve Biten Şiirler


14. yüzyıl mutasavvıf şâirlerinden olan Âşık Paşa’nın 67 gazeli olduğu rivayet edilmektedir. İşte Âşık Paşa’nın gazelleri arasında bulunan 29 gazel tamamen bu sanata örnek olması bakımından dikkat çekicidir. Bilindiği gibi gazeller divanlardan Arap alfabesine göre sıralanırdı. Bu sıra ilk harften son harfe kadar devam ederdi. Tabii ki her şâir her harften gazel yazmamıştır. Âşık Paşa’nın bu 29 gazeli de Arap alfabesindeki sırayı takiben kaleme alınmıştır ve burada enteresan olan şey bu gazellerin Musammat gazel (iç kafiyeli) olmaları ve gazellerin hangi harf başlığı altında zikrediliyorsa bütün mısraların o harf ile başlamasıdır, hatta Aşık Paşa daha da ileri giderek iç kafiye olan sesleri de aynı harfle başlatmıştır, yani 7 beyitlik bir gazelde tam 28 kelime aynı harfle başlamaktadır. Burada bir başka enteresan olan konu Arap alfabesinin 28 harften ibaret olmasıdır. Örnek olmak üzere Bâbü’s-Sin (S harfiyle başlayan kelimelerle yazılmış gazel) bölümünden bir gazelin iki beytini örnek veriyoruz.[xxxiv]


Söylerisem bu derdi ben / sırrum cihâna fâş olur
Sâkin olup oturu(r)sam / sığmaz yüregüm baş olur


Seyrüm kamu senden yana / seyran-gehüm senden yana
Sultan durur ışkun bana / süvâr u hem yoldaş olur


2. Her Mısraı Aynı Harfle Başlayıp Aynı Harfle Biten Şiirler

Çok farklı örnekleri olan bu yapıya sadece şu örneği veriyoruz:
Şu nazm’da da bütün mısralar peltek z (zel) harfiyle başlamakta ve yine bütün mısralar aynı harfle bitmektedir:


Zevk-i vuslat fürkat-i dil-dâr ile olur lezîz
Zillet ehl-i aşka fikr-i yâr ile olur lezîz
Zerre denlü olsa da kâbil safâ-yı iltizâz
Zû-fünûna ‘îş telh-âsâr ile olur lezîz[xxxv]

Her mısraı aynı sesle başlayan şiirler olmakla beraber, divan şiirinde mısra başları aynı veya iki farklı kelime ile başlayan şiirler olmak üzere kelime bazında çok farklı yapılara sahip metinler de vardır. Burada bunların sadece adlarını anmakla yetiniyoruz.


1. Bütün Mısraları Aynı veya Farklı İki Kelime İle Başlayan Şiirler

1.a. Her Mısraı Aynı Kelime İle Başlayan Şiirler

1.b. Beyitlerinin Birinci ve İkinci Mısraları Farklı İki Kelimeden Oluşan Şiirler:

1.c. Her Beyti Aynı Kelime İle Başlayan Şiirler

1.d. Her Beytin İlk İki Kelimesinin İlk Beytin İlk İki Kelimesinin Tekrarından Oluşan Şiirler

1.e. Her Beytin Birinci Mısraının Aynı Kelimelerle Başladığı Şiirler

1. f. Tekrar Kelimelerin Beyitlerin Başında Karışık Olarak Yinelendiği Şiirler:

1.g. Her Beytin İkinci Mısraının Aynı Kelimelerle Başladığı Şiirler

1.h. İkinci Mısraları Tekrar Kelimelerden Oluşan Şiirler:

1.ı. Her Beytinin Yarısı Aynı, Diğer Yarısı da Kendi İçinde Aynı Kelimeyle Başlayan Şiirler

1.i. Her Beytin İkinci Mısraının ilk ve Son Kelimelerinin Aynı Olduğu Şiirler

1.j. Her Mısraının İlk Kelimeleri Kendi İçinde, Son Kelimeleri De Kendi İçinde Aynı Olan Şiirler:

1.k. Her Beytin İlk Mısraının Farklı İki Kelimenin Tekrarından Oluşan Şiirler

2. Her Mısraı Aynı Kelime İle Başlayan Ve Bu Kelimenin Şiirin Ortasında Da Tekrarlandığı Şiirler:

3. İkinci Mısraları Aynı Kelime İle Başlayan ve Bu Kelimenin Mısra İçinde de



Tekrarlandığı Şiirler
4. Her beytin İlk Kelimelerinin Dönüşümlü Olarak Tekrarlandığı Metinler

IV. Akis Sanatı ve Deneysel Karakteri

Bu sanat “bir mısra veya cümlenin yahut cümle içinde bir ibarenin sonunu başa, başını sona alarak yeni bir ibare ve tamlama meydana getirmektir. Bazen bu şekilde yeni bir mısra veya cümle meydana getirilir. Yer değiştiren kısımlar anlamlı parçalar olmalıdır” şeklinde tarif edilmektedir. Yani bu sanatla aynı cümle tersinden yeni bir cümle kurmak amacıyla yeniden kurulmuş olmaktadır. Şiirde vezin, anlam ve kafiye bakımından her türlü mükemmellik arandığına göre yapılması hiç de kolay olmayan bir sanat örneğidir. Hem nadir örnek bulunması hem de dil, şekil ve türün bütün imkanlarının zorlanması, gerektiğinde bu sanatla ortaya çıkan ürünleri de deneysel edebiyat kategorisine almak gerekecektir. Bu sanatın açıklandığı hemen bütün kitaplarda en iyi örnek olarak Nazim’in gazeli örnek verilmektedir. Bizler çok farklı örneklerini de bulduk. Örnek olarak Mahvî’nin şu gazelini veriyoruz:

Öpsem seni doyunca doyunca seni öpsem
Öpsem dimesem n’ola n’ola dimesem öpsem

Demdür sanemâ gel kim gel kim sanemâ demdür
Bir dem kılalum sohbet sohbet kılalum bir dem

Ölsün gam ile hâsid hâsid gam ile ölsün
Hurrem olalum sen ben sen ben olalum hurrem

Derdüme olur idi olur idi derdüme
Emsem dudağun olur olur dudağun emsem

Ka’be yüzüne âşık âşık yüzüne Ka’be
Zemzem yüzüne teşne teşne yüzüne Zemzem

Vâlih kamu hüsnüne hüsnüne kamu vâlih
Âdem melek ü hûrî hûrî melek ü âdem

Mahvî kulunam şâhum şâhum kulunam Mahvî
Âlem dükeli bildi bildi dükeli âlem[xxxvi]



V. Cinas Sanatı Ve Deneysel Karakteri


Cinas sanatı kısaca “yazılışı ve okunuşu aynı, fakat anlamları ayrı kelimelerin kullanılması suretiyle oluşan sanattır” şeklinde tanımlanır. Fakat divan şiirinde bu sanat pek çok alt başlıklara ayrılmıştır. Çok ayrıntılı başlıklar altında incelenen bu sanatın her bir başlığının alt başlıklarıyla beraber onlarca değişik şekli vardır. Bu sanatın muhtelif bölümleri sıklıkla kullanılmakla beraber bazı kısımları vardır ki, tam da deneysel edebiyatın ruhuna uygun olarak çok fazla titizlik, değişik ve farklı söyleme yolu, insanı şaşırtan ve etkileyen bir incelik istemektedir. Nadir de olsa bu kısımlara örnek vermiş şâirler vardır. Biz bu başlık altında bu sanatın deneysel karakteri üzerinde durduk. Kitabımızda çok fazla başlık altında, cinasın değişik türlerine ait onlarca sayfa devam eden çok değişik örnekler görülecektir, ama bizler burada sadece 1. Kafiyesi cinaslı metin örneklerinin başlıklarını anmakla, 2. Cinâs-ı darbî veya mühmeliye adı verilen deneysel metinlere işaretle yetiniyoruz: [xxxvii]

1. Kafiyesi Cinaslı Şiirler:
1. Bir Kelimenin Şiir Boyunca Cinaslı Kafiye Oluşturması:

b. Şiir Boyunca Her Beytin Kendi İçinde Cinaslı Kafiye İle Kurulması:

c. Beyitlerin İkinci Mısralarının Son İki Kelimesinin Cinaslı Kelimelerle Kurulması:

d. Gazel İçinde Bir Kaç Beytin Kendi İçerisinde Cinaslı Kafiye İle Kurulması


2. Cinâs-I Darbî Veya Mühmeliye


Bazı şâirler dilin bütün imkanlarını kullanmak suretiyle “daha da nasıl farklı olabilir”in yollarını denemiş ve diğerlerinden çok farklı söyleme usullerine başvurmuşlardır. Bunlardan biri de pekiştirmeli sıfatlarla şiir kurma şeklinde kendisini göstermiştir. Burada ilginç olan şey pekiştirmeli sıfatları her mısrada kullanmak kadar, pekiştirme yapan kelimenin kendi başına da anlamlı olmasıdır. Yüsrî’nin aşağıdaki kasidesinde pekiştirme sıfatı görevi gören ve aslında anlamsız olan ön ekler, bütün şiir boyunca cinaslı olarak hem pekiştirme sıfatı olarak anlamsız, hem de ayrı kelimeler olarak anlamlı şekilde kullanılmıştır. Cem Dilçin’in bu konudaki görüşü: “kimi pekiştirmeli sıfatlar ve ikileme niteliğindeki sözcüklerle de cinas yapılır. Ancak, sıfatın önüne gelip, pekiştirme görevinde olan parça, yalın durumda da anlamlıdır. Bu türlü cinaslara cinâs-ı darbî ya da mühmeliye denilir.”[xxxviii]şeklinde belirtmektedir.

Yüsrî’nin 37 beyitlik bu şiirinin ilk beyitleri örnek olarak verilmiştir:

CİNÂS-I DURÛB-I MÜŞTEMİL KASÎDE-İ NÂ-ŞENÎDE

Ham-ı zülfün dehenin büsbütün efsûn ola tâ
Sübha-i yüsr ide âciz kala hallinde sabâ

Nev-demîde hattına gamze-i çeşmi mâil
Çimcig iken gelür âhûlara sünbül-i nev’â

Gözlerin kıpkızıl olunca o gül ruhsâre
Bil ki hûn-âb-ı terehhümle kerem ide sana

Gözüni yumyumuşak kuh-i Sıfâhân çeküp
Kum düşe rehgüzer-i şâh-ı hayâle mahzâ

Dili vasf-ı ham-ı zülfündür miden âzâde
Alıkor mı atı gemgevşek olunca şehâ[xxxix]


Bu şiirde, büs bütün, kıp kızıl, yum yumuşak, kap kara, tas tamam, ter temiz vb. kelimeleri pekiştirme sıfatı görevini görür, normalde pekiştirme kelimelerinin anlamları dikkate alınmaz veya anlamları yoktur. Fakat bu metinde şâir pekiştirme kelimelerini hem pekiştireç olarak kullanmakta hem de onların anlamlarını da dikkate almaktadır. Yem yeşil hem Yem’in yeşil olduğunu, hem de yemyeşil pekiştirecinin kullanıldığını gösterir. Böylece bu şiirdeki diğer bütün pekiştirme sıfatlarını çift anlamlı kullanmak gerekmektedir.

Bu başlık altında pekiştirmeli sıfatlar niteliğindeki kelimelerle yazılan şiirleri de söz konusu etmek gerekmektedir. Bu tür şiirlerde de, ikileme yapılan kelimelerin ikincileri, yani m sesi ile başlayan kelimeler normalde bize anlamsız olarak gelmektedir. Oysa şâir aşağıda hem m ile başlayan ikilemeleri kullanmakta hem de onların anlamlarına işarette bulunmaktadır:


Bezm-i işrette çalınsa neyler
Âdemi pâdişâh eyler meyler

Çek biraz sâkî ayağı desti
Öldürür yoksa bu desti mesti

Döktürüp nakd-i sirişk-i âlim
Verdi yağmaya o zâlim malim[xl]


Bu beyitlerde eyler meyler, desti mesti, zâlim mâlim birer ikileme örneğidir. Fakat aynı zamanda kendisiyle ikileme yapılan ikinci kelimeler de ayrıca kendi anlamları içinde kullanılmıştır. Birinci beyitteki meyler içecekler, şaraplar; ikinci beyitteki mesti mest olanı, sarhoş olanı; üçüncü beyitteki mâlim (veya malım) benim malım, sahip olduğum şeyler anlamına kullanılmaktadır.

Yüsrî’den bir başka örnek:


Hırmen-i lutf-i Süleymânîye dûrem mûrem
Ukde-i sünbüle-veş kaldı bu şübhem mübhem


Tab’-ı zühhâd güher-zâd-ı hakîkat olamaz
Sadef-i huşkin eğer eylese her yem meryem


Keremin tahta-i ten-şûde görünce cesedin
Giydi hâk-i siyehi eyledi Hâtem mâtem


Nüktesi rîze-i elmâs ise yarin ne ‘aceb
Görinür zahm-ı dili âşika her hem merhem


Şu’le-veş sâgar-ı hurşîd-i hünerle Yüsrî
Ne kadar rif’atim olsa yine pestem mestem[xli]


Bu gazelde de, kelimeleri m’li tekrarları kullanılmıştır, fakat m ile başlayan kelimelerin kendileri de ayrıca anlamlıdır. Zaten şâir, son beyitte hüner gösterdiğini ayrıca söylemektedir.



Cinaslı yazımlar sadece manzum metinlerde görülmüyor, aşağıdaki metinde nesir halinde cinas örnekleri görülmektedir. Nihat Öztoprak tarafından tanıtımı ve incelenmesi yapılan bu küçük risale, örneğine rastlanmaması ve yazarı tarafından tam bir değişiklik örneği olarak göstermesi cihetiyle esere alınmıştır.[xlii] Metinde italik yazılan kelimeler cinaslı kelimelerdir. Bu kelimelerin hangi cinas çeşidine örnek olduğu ve anlamları Nihat Öztoprak tarafından adı geçen makalede tek tek incelenmiştir. Onun için burada tekrar verilmeye lüzum görülmemiştir.

Metin, konusu açısından da ilginçtir. Yazar iki meslek, kişi, grup, kısaca iki varlık arasındaki benzerlikleri konu etmekte ve aralarındaki benzerlikleri cinaslı iki kelime ile vermektedir: “Risâlede toplam 20 tam cinas örneği olup, bunun 12’si mürekkep, 8’si basit cinastır. Tam olmayan cinas örneği ise 14’tür. Müellif, edebiyatımızda makbul olan tam cinasları tercih etmiştir. Metnin, kulağa hoş gelen ritmi, ahengi, akıcılığı ve mizahî üslubunun sebebi kanaatimizce bundandır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, cinas sanatının inceliklerinden istifâde etmek suretiyle oluşturulan bu metin, cinasın yapısından doğan nükteyi ve musıkîyi aksettirmesi bakımından dikkate değer halk tipi bir risaledir. Dildeki, yazılışları ve okunuşları aynı fakat anlamları farklı olan kelimelere dikkat çekmesi ve onun zenginliğini ortaya koyması bakımından da son derece önemlidir.”[xliii]

Metin başlığı şu şekildedir: “Bâis-i terkîm-i hurûf-ı tenkîm oldur ki efvâh-ı âlemde cârî olan elfâz-ı esmâ-ı eşyâda vâkî iki lafz beyninde cihet-i câmia bulunur. Ol cemîyyet ne cihet iledir ve vech-i şebeh kankı lafzlar iledir anı beyân ider.”

Nihat Öztoprak metni bugünkü Türkçe’ye şu şekilde çevirmiştir: “Bu eserin yazılış sebebi, insanların dilinde yaygın olan nesne isimlerinde iki kelime arasında bulunan ortak hususiyetlerin ne yönde ve hangi kelimelerle olduğunu beyân eder.”[xliv] 34 maddede verilen bu metnin ilk maddelerini örnek olarak sunuyoruz.


1. Evvelâ helvacılarla oduncuların cihet-i câmi’aları vardır. Vech-i şebeh budur ki; oduncuların var baltası, helvacıların dahı var bal tası

2. Kezâlik cevâhircilerle bâzârcıların cihet-i câmi’aları var. Bu vechile ki; bâzâcıların var elması, cevâhircilerin de var elması

3. Ezcümle zükâm nâm maraz ile sîm-keş yahudilerin cihet-i câmi’ası var. Bu ma’nâya ki; sîm-keşlerin var ak sırması, zükâmın da var aksırması.

4. Hemçünân sergi emîni ile dahı Frengistânın cihet-i câmi’alarında vech-i şebeh budur ki; Frengistânın var Maltası, sergi emininin de var mal tası.

5. Kezâlik kefere kısmı ile şeftâlü cinsinin beyninde dahi vech-i münâsebet budur ki; kefere gürûhunun var papası, şeftâlü cinsinin de var papası.

6. Eserzâ serhoşlar ile Yahudiler arasında vech-i münâsebet budur ki; Yahudilerin olur siyah mesti, serhoşların da olur siyâh mesti.[xlv]

..................

VI. İade Sanatı ve Deneysellik


Bu sanat, bir beytin son kelimesinin, bir sonraki beytin ilk kelimesi olacak şekilde yazılmasıyla olur. Her beytin son kelimesi, kendinden sonra gelen beytin başında tekrarlanır. Bazen de birinci beytin son kelimesi bir sonraki beytin ilk kelimesi olarak değil de, bu son kelime diğer beyitlerin birinci mısralarında tekrarlanır. Bu sanatın izah edildiği kitaplarda hep aynı örnek üzerinde durulmasına ve sadece iki örnek verilmesine karşın araştırmalarımız esnasında bu şekilde yazılmış pek çok değişik örneğe rastlanmıştır. Madde başlıklarını veriyoruz.


1. Beytlerin Son Kelimelerinin Bir Sonraki Beytin İlk Kelimesi Olmasıyla Kurulan Şiirler:

2. Son Kelimelerin Mısra Başlarında Aynen Tekrarlanmasıyla İade Sanatı Yapılması

3. Beyitlerin Son Kelimelerinin Bir Sonraki Beytin İlk Kelimesi Olması Yanında Beyitlerin İlk Mısralarının Son Kelimelerinin Bir Sonraki Mısraın Da İlk Kelimesi Olmasıyla Kurulan Şiirler.

4. Birinci Beytin Son Kelimesinin Diğer Beyitlerin İlk (Bazen de İkinci) Mısralarında da Tekrarlanması Suretiyle Kurulan Şiirler:

5. Tekrarlanan Kelimelerin Bir Önceki Beytin Son Kelimesinde Harf Olarak Verildiği Şiirler:


VII. Anagram ve Divan Şiiri:

Giriş bölümünde anagramı uzun uzun anlatmıştık. Divan şiirinde en genel başlığıyla anagramlar genellikle kalb sanatının alt başlığı olarak görülmektedir. Zaman zaman başka sanatların alanına da giriyor. Anagramlar divan şiirinde çok önem verilen bir sanat biçimidir. Şâirlerin sadece anagramları esas alan müstakil gazelleri vardır ve divan şâiri bizim anagram dediğimiz yapıya Türkçe olarak bozuntu adını takmıştır. Divan şiirinde Nâbi’nin iki, Hazık ve Edib’in birer bozuntu redifli şiirleri vardır. Bu metinlerde şâirler beyit içerisinde birbirinin anagramı olan kelimeleri zikretmekte ve bunlarla hem vezni, hem kafiyesi, hem anlamı olan mükemmel metinler kurmaktadırlar. Nâbî’den bir kaç beyit alıyoruz:



Gönülde dâğ-ı muhabbet gıdâ bozundısıdur
O âh u vâh-ı ta’alluk hevâ bozundısıdur


Bulunsa tâzece ta’bîr-i nerm-sâze sezâ
Lisân-ı köhnede âteş şitâ bozundısıdur


Fakîr mûre olur kayd-ı bâl ayn-i belâ
Vedâ’ı nâf-ı zeminden fenâ bozundısıdur


Aceb mi feth ile âsaf bulursa reng-i safâ
Ki zâg-ı tîg-i şecâ’at gazâ bozundısıdur


İbâdetinden ider ehl-i zühd ecr-i recâ
Ki kârı bâr-keşânun kirâ bozundısıdur[xlvi]



Koyu dizilen kelimeler birbirlerinin anagramıdırlar. Fakat bunu anlayabilmek için eski harfleri bilmek gerekmektedirler. Kitapta daha çok örnek verilmiştir.


VIII. Çeşitli İnsan Tiplerinin Konuşma Veya Hallerini Tasvir Suretiyle Yazılan Şiirler


Bu tür metinler insan seslerini taklide dayanmaktadır. Aşağıda bir iki mısra örnek veriyoruz:


1. Lisân-ı Sıbyan (Çocuk Diliyle) Şiirler


Küçücek oğlan bebek takyesi oldu tata
Neni babam uykudur su budu ekmek papa


Attacık oldu vedâ taşraya dek hoppacık
Kıh kesici nesnedir cici iyi bed kaka


Çip çip akar suya de dahdah olupdur devab
Korkutucudur böcü öcü böcü bed sadâ[xlvii]


2. Lisân-ı Pepegî (Kekeme Dili) ile Şiirler


Se se sevdim be be ben bir ne ne nevreste güzel
Hü hü hüsnü ge ge gerçi me me mehtâba bedel


Zü zü zülfü se se sevdâsı sı sına düşeli
Va va vardır şi şi şimdi a a aklımda halel


Be be bebga mi mi misli nu nu nutk itse o şuh
Sa sa saçar fe fe femden sü sü sükkerle asel[xlviii]

Hayvan Sesleri Taklidiyle Şiirler

Benzer şekilde hayvan seslerini takliden yazılmış şiirler de vardır ve bunlar ayrı bir kategoride değerlendirilirler. OuLiPocu’lardan Le Lionnais, sadece hayvanların anlayacağı şiirler yazmanın mümkün olacağını söylermiş. Bizim bu başlığımız Deneysel Edebiyatçılar arasında Hayvan Dilleri başlığı altında incelenmektedir.[xlix] Bir iki beyit örnek veriyoruz:


Sen benüm ile yâr iken iy şakrakakıkı
Saldun yine ayruhlar ile buğrakakıkı


Bir câm-ı meyi elüne ben virimez idim
Şimdi çeker oldun tolular sağrakakıkı[l]


Şu bir kaç beyit de Ahmed’den:


Tesbîhini gûş eyle vuhûş ile tuyûrun
Cakkan cakakâ cakka çakâ çaka cakîkî


Gel ârif isen dinle nedür bang-ı hurûsı (horoz)
Kukrî kukakâ kukra kukâ kukra kukîkî


Fehm et şu kebûter didiğün bakka bakîkî
Kû kû bakakâ bakka bakâ bakka bakîkî[li]


VIII. Akronomik Şiir


“Alman yazar Schuld’un örneklerini verdiği akronimik şiir, seçilen bir kelimenin ilk harfinin şiirin her dizesinin ilk harfi olacak şekilde kurulmasıyla elde edilir. Akrostiş dizenin ortasında olursa mezostiş, sonunda yapıldığında telestiş adını alır”[lii] Akrostiş Şiirlere divan şiirinde rastlanır.

Aşağıdaki örnek de Mihrî Hatun’dan alınmıştır. Her beytin ilk mısraının ilk harfleri Süleymân (ﻥﺎﻤﻴﻠﺴ) kelimesini oluşturmaktadır:


(sin)
Sen ruh revân-ı can dil-i merdüme can ancak
Gül ruhlarıñuñ şavkı gün gibi ‘ıyan ancak


(lam)
Lâle haduñı bülbül gülşende görüp eydür
'Âlemde gül-i ter çok bu gonce dehan ancak

(ye)
Yaylañ ile hüsnüñi her kim göre dir şâhâ
Kendüsidurur Gılmân yaylâkı cinan ancak


(mim)
Meylüm sañadur hanum kurban yoluña canum
Gerçegi sözümüñ bu gayrısı yalan ancak


(elif)
İtüñle eşiginde çün her gice hem demdür
'İzzet ise Mihriye yiter bu heman ancak


(nun)
Ne vakt-i ferâh devran -ı 'âlem bu deme hayran
Biñ câna deger bir an ne hoşca zaman ancak[liii]


IX. Pangram ve Divan Şiiri

Pangram, “Alfabedeki tüm harfleri içeren metin”[liv] anlamına gelmektedir. Buna göre bir şiir metni alfabedeki bütün harfleri kullanarak yazılmalıdır. Cemâlî’nin aşağıdaki beyti buna örnektir. Zaten şâir bu beytin başında “bu beyt câmiü’l-hurûftur” demektedir. Bu tamlama, “bütün harfleri toplayan anlamına geliyor:


Müsbit-i feyz ü hûş-ı Zıll-ı Hud (z)â
Kat’-ı sükr ü salâh-ı cünd-i gazâ[lv]


Bu beyti eski harflerle yazarsak belki o zaman bütün harflerin kullanıldığını daha rahat anlamış oluruz.


ﺧﺬﺍ ﻅﻞ ﺤﻮﺶ ﻮ ﻓﻴﺾ ﻤﺜﺒﺖ
ﻏﺯﺍ ﺟﻧﺪ ﺼﻻﻩ ﻮ ﺳﻜﺭ ﻗﻄﻊ

Bu beyitte Arap alfabesinde mevcut olan 28 harfin tamamı kullanılmıştır. Sadece vav iki defa tekrarlanmıştır, o da kelime içinde değil Farsça bağlama edatı olan ve karşılığında. Arap alfabesini baştan itibaren elif 1, be 2, se 3 olarak sıralı sayarsak, yukarıdaki beyitte harflerin alfabedeki sıralarına göre durumları şu şekilde olur. 24, 4, 2, 3, 20, 29, 15, 26, 6, 13, 17, 23, 7, 9, 1, 21, 15, 18, 12, 22, 10, 14, 28, 27, 5, 25, 8, 19, 11. Mim harfi alfabede 24. sıradadır, ama yukarıdaki beyitte ilk harf olarak kullanılmıştır. Bu rakamları vermekten maksadımız yukarıdaki beyitte bütün harflerin kullanıldığının görülmesidir; dolayısıyla 29 harfin kullanıldığı bu 29 rakamdan da belli olmaktadır.

Divan şiirinde adlarına genellikle “elifnâme’ler” adı verilen şiirler, kanımca bu başlık altında değerlendirmesi gereken metinlerdir. Bu şiirlerin özelliği her beytin alfabedeki harf sırasına göre kurulmuş olmalarıdır. Yani ilk harften başlayarak sırasıyla her harf beytlerin ilk harflerini oluşturur. Bu elifnâmenin klâsik şeklidir. “Daha değişik olma”, “verili olanla yetinmeme” duygusu şâirleri bu tür şiirsel metinlerde de başka başka kurgular içinde olmaya zorlamış ve bazı şâirler şiirleri alfabe harflerini tersten okumak suretiyle kurmuşlardır. Bu şiirlerde şiirin ilk mısraı alfabenin son harfi ile başlamakta ve şiir böylece devam etmektedir. Bazı şâirler ise ebced adını verdiğimiz Arap alfabesinin değişik bir düzeneği olan alfabe sistemini kullanarak şiirler yazmışlardır. Bilindiği gibi ebced hesap işlerinde kullanılan alfabe sistemidir. Bu sistemde harfler, alfabedekinden farklı dizilmekte ve sırasıyla her harf birden bine kadar rakamların da karşılığı olmaktadır. Bu tür şiirler uzun olduğundan sadece birer örnek verilmiş, diğer örnekler dipnotlarda gösterilmiştir.

Bütün bu metinlerin örnekleri kitabımızda görülecektir.


X. Belli Alana Ait Terimlerle Kurulan Şiirler


Divan şiirini diğer şiirlerden ayıran en önemli özelliklerden biri de bu başlık altında ifade edilecek olan şiir kurma yöntemidir. Bu yöntemde şâir, belirli bir meslek veya alana ait terimlerle şiir yazar. Kullanılan terimler, hem ait olduğu alana aittir, fakat aynı zamanda bu terimlerin sözlük veya çağrışım anlamları dikkate alınır. Yani kelimeler tevriyeli kullanılır. Kasidesinde gemicilik terimlerini kullanan bir şâir, bu terimlerle aslında aşıkın serüvenini anlatmaktadır veya kitap adlarıyla şiir yazan bir şâir bu şiiriyle bir naat yazmaktadır. Yüsri 91 beyitlik kasidesinde hem devrindeki kitap adlarını anmakta ve hem de bu kitap adlarını tevriyeli kullanılarak bir naat kurmaktadır. Bir iki beyit örnek verilmiştir:

ESMÂ-İ KÜTÜBİ MÜŞTEMİL NA’T-I ŞERÎF


Dilâ nedür sebeb-i men’-i iktisâb-ı kemâl
Binâ-yı ma’siyete tâ-be-key bu Sarf-ı hayâl


Beyân-ı Muhtasar ile bana nedür Maksûd
Dem-â-dem eylemeden nef’i zara istibdâl


Beni açıkda kodun itmedün dü âlemde
Diriğ bir Mütevassıt Merâh-ı istihsâl


Hulâsa dağ-ı gamım yer yer eyledin Îzâh
Düşürdün ellere mânen-i Tahte-i remmâl


Müdâm Câmî elünden bırakmadın bir kez
Müyesser olmadı Nahv-ı Fevâide ikbâl[lvi]


Yine Yüsrî 56 beyitlik kasidesinde ise, şiiri devrindeki elbise adlarını kullanarak yazmıştır. Kasidede koyu olarak yazılan kelimeler, o devirde kullanılan elbise adlarını göstermektedir. Tabi burada da diğer şiirlerde olduğu gibi bu kelimeler hem elbise adlarını gösterirken aynı zamanda kelimelerin gerçek anlamları da bir gösteren olarak metinde yer almaktadır. Bir kaç beyit örnek verilmiştir.



ESMÂ-İ LİBÂSI MÜŞTEMİL KASİDE


Gûş tut hâme-i zînet-dih-i endâmı beyân
Nazm-ı esmâ-i libâs itse gerek cilve-künân


Dest-mâl nigeh-i âz-ı arak-çînin iken
Çemen-i gülşen-i âmâlim olur mı reyyân


Tâ-benâ-gûşe yetişdi hatt-ı nev-hîzi dahî
İtdi mahsûr bilâd-ı Fesi hayl-i Urbân


Aşk-ı la’lünle satar erliği halka sûfî
Dîk bâ-tâc-ı horûs olduğın eyler izân[lvii]


Bunların yanında musıkî terimleriyle, denizcilik terimleriyle, satranç terimleriyle, devrindeki ünlü yemek adlarıyla vb. terimlerle yazılmış şiir örnekleri kitapta görülecektir.

Mesela aşağıdaki gazel devrindeki yemek adlarıyla yazılmıştır:


Bulgur aşını sevmezem Tanrum ana irgürmesün
Dâne pirincin kuluyam şûrbâyı (çorbayı) gözüm görmesün


Ben kalyenün dervîşiyem hem salmanun üftâdesi
Bumbâr inen salınmasun börek inen üfürmesün


Den kim kesilsün dâneden ol rîşteye yoksa bu dem
Bir pâre yre iken dahı ol arada oturmasun


Pâlûdeyi miskin sanup didüm ana esrârumı
Bâdâm dilile dimiş servüm gitsün turmasun


Miskin Basîrî gönlüni mantuya me’vâ eyledi
Yâ Rab kelem şorbasını gösterme k’anı görmesün[lviii]


XI. Eriyen Veya Azalan Metin.

Kelime birer harf eksilmek suretiyle son bir harf kalıncaya kadar eksiltilir. Bunu yapmanın ne kadar zor olduğu ortadadır. Gerçi Oulipo’cular arasında benzer şekilde eriyen kartopu adlı bir metin kurma biçimi vardır ve şöyle tanımlanır: “İlk dizesindeki kelimenin uzun, son dizesindekinin bir (tercihen sıfır) harfli olduğu şiir biçimi”[lix] Zâtî’nin şu beytinin ikinci mısraındaki cânâ câna câ ne buna örnek olarak verilebilir. Bunun tam olarak anlaşılabilmesi için eski harfleri bilmek gerekmektedir.


Olup bir pâre od aydur yanar od
Disem hecründe cânâ câna câ ne[lx]


XII. Özgün Deneysel Karakterli Metinler


Bu metinler şâirlerin her hangi bir sınıflama içerisine sokulamayan özgün örnekleridir. İlk vereceğimiz örnek Babür Divanındandır. Babür’ün bu orijinal çalışmaları gerçekten hayret vericidir ve bazıları maalesef anlaşılmamıştır.

Aşağıda dörtlükler halinde yazılan şiir mükemmel bir sanat içermektedir. Her dörtlükte üçüncü mısra ikincinin, dördüncü mısra da birincinin tersten okunmasıyla oluşmuştur. Beş dörtlük olan şiirden bir dörtlük örnek olarak verilmiştir:


Tişing dür lebing mercan hading gül hatıng reyhân
Yüzüng hûr saçıng anber sözüng mül minging multân
Multân minging sözüng mül anber saçıng yüzüng hûr
Reyhân hatıng hading gül mercân lebing tişing dür[lxi]

Sultan Selim’e ait olduğu söylenen ve bugüne kadar benzer örneğine rastlanmayan


Sanma şahım / herkesi sen / sadıkane/ yar olur
Herkesi sen / dostun mu sandın /belki ol /ağyar olur
Sadıkane/ belki ol /alemde bir /dildar olur
Yar olur,/ ağyar olur,/ dildar olur,/ serdar olur.

yukarıdan aşağıya okunduğunda da soldan sağa okunduğu gibi aynı olan şiirin bir örneğine de Babür divanında rastlanmaktadır:


Yitti mini öltürgeli âhır hicrân
Öltürgeli koyma mini kutkar iy cân
Âhır mini kutkar bu firâk asru yaman
Hicrân iy cân asru yaman âh u figân[lxii]


Sonuç Olarak, Şiirde deneysellik ilk şâirden beri süregelmekte olan bir arayış olmakla beraber Deneysel edebiyat kavramı ile ilgili çalışmalar daha yeni yeni gündemimize girmektedir. Ülkemizde bu alanda yapılan çalışmalar da henüz çok sınırlı sayıdadır.[lxiii] Şâirin bizzat var olmakla zaten özgün biri olduğu söylenebilir. Orijinal bir şâirin farklı olmak adına yaptığı her işin zaten deneysel bir karakteri vardır. Yani her zaman farklı söyleme, söylenmeyeni söyleme telaşı bir şâirin baskın karakteridir. Epigraf beytimizdeki anlam da bunu söylemiyor mu: Nâbî diyor ki, eğer orijinal anlamlar yaratmak istiyorsan kalemini casus kıl! Yani asla yetinme, tecessüssü elden bırakma, bir casus gibi sürekli telaş içinde ol!

Divan şiirinde işin başka boyutları da vardır. Modern şâiri bağlayan bir şekle uyma zorunluluğu yoktur. Yani serbest şiirde, deneysel bir yol izlemek veya aramak kolaydır. Oysa divan şairini bağlayan çok sıkı kurallar vardır. Araştırmalarımız esnasında gördük ki divan şâiri deneyselliği metnin içinde, yani ilk baktığımızda görmemizin zor olduğu alanlarda yapmaktadır. Çalışmamız boyunca bunu en ince ayrıntılarıyla izleme imkanı bulduk. Bazı şâirler orijinal bir alanda boy gösterdikleri bu sahada zaten bir çığır açtıkları için farklı deneysel yollara başvurmadığı görülmektedir. En azından bence böyledir. Baki, ses açısından, farklı bir Türkçe kullanma, rindane şiiri doruklara çıkarma bakımından; Nâbî, hikemi şiir çığırını açma; Nedim, mahallileşme ve şuhane şiirde doruğa çıkma, Sabit, atasözleri ve deyimleri şiirin vazgeçilmez yapısal elamanları haline getirme; Gâlib elini her attığı alanda özgün olmayı başarma bakımından zaten özgündürler ve bu yönleriyle söz sahibi olmuşlardır. Yani onların farklılığı, seçtikleri üslubun farklılığında zaten bariz olmuştur. Belki de ikinci derecedeki şâirler kendilerini ispat anlamında değişik bir açıdan ortaya çıkmak için farklı deneysel yollar seçmiş olmalıdır. Mesela Edib gibi hemen hiç adı duyulmamış bir şair, yazdığı ikibini aşkın gazellerin tamamını cinaslı kafiye ile yazmaktadır. Ebced hesabının şiiri uygulamakta sınır tanımayan şairler, normalde bir veya iki yolla tarih bulmak mümkünken ve bu bile çok zorken, bir şiirde onlarca değişik yolla tarih belirlemektedir.[lxiv] Bu işin harflere dayandığı düşünüldüğünde buradaki deneyselliği anlamak bile insan aklının sınırlarını zorlamaktadır. Cem Dilçin’in bilhassa Fûzûlî divanındaki örneklemelerde gösterdiği, şâirlerin ikilemeleri kullanmalarındaki hassasiyet gibi ilk bakışta fark edilmeyen taraflar bile apayrı bir deneysel çalışma alanlarını gerektirmektedir.

Bu çalışmada divan şiirinin deneysel taraflarının pek azının örnekleri gösterilmeye çalışılmıştır. Daha çoğu, ayrıntılı-açıklamalı halde ilgili kitabımızda görülecektir. Çalışmalar derinleştikçe bizim yaptığımızın devede kulak kaldığı da gerçektir. Zira ulaşabildiğimiz divan sayısı hala çok az. Bazılarını rica minnet kişisel dostluklar aracılığıyla, posta yollarını kullanarak, bazen kaçma-göçme yollar izleyerek, bazen internete başvurarak ve hemen her metni kelime kelime tarayarak ulaştık. Bir de bütün divanların elimizde olduğunu düşünüyorum. O zaman çalışmaların bir ömrü alacağına inancım kesindir. Bu çalışmaları yaparken divan şâirlerini ne kadar hafife ve basite alındığını bir daha anladım. Bugün deneysel edebiyat denilen şeyin pek çok ayrıntısının divan şâirlerince yüzyıllar evvel verildiğini gördüm. Lütfen artık önyargıları bir yana bırakmalı ve salt bilimsel ve sanatsal kaygılarla bu metinlere bakmalıyız.

Adımızın hıdır elimizden gelenin bu olduğuna şüphe yok. Değerli sanatseverler bu yazıyı okur da hata savap defterimize bakarlarsa seviniriz. Yanlışımız da olacaktır, doğrumuz da. Bizim yapmaya çalıştığımız tarihsel mirasımızı edebî ve sanatsal açıdan önyargılardan bağımsız incelemeye çalışmaktır, başka da bir şey değil.



[i] Nâbî, Divân, (Haz: Ali Fuat Bilkan), MEB. Yay., İstanbul 1997, C.II, s. 909/594/5.

[ii] İtalo Calvino, “Ben İtalo Calvino”, K dergisi, S.14, 5 Ocak 2007, s. 6. ayrıca şu makaleye bakınız: Marcel Benabou, “Calvino, Örnek Bir OuLiPo’cu” , (Çev: Orçun Türkay), Kitap-lık S.89, Aralık 2005, s. 86.

[iii] http://vision1.eee.metu.edu.tr/~metafor/yazi/istanbulu.htm. (12.07.2004 tarihinde ziyaret edilmiştir.). Bu roman İspanyolca’ya içinde hiç “a” harfi kullanılmadan çevrilmiş, zira İspanyolca’da en çok kullanılan harf “a” harfi imiş. Bkz: Saadet Özen, “OuLiPo’cular, Ou, Li ve Po’yu İleri Götürmek İçin Çalışırlar”, Kitap-lık S.89, Aralık 2005, s. 77. (Yazının sonunda deneyselliğin bir amacı da şöyle açıklanıyor: Edebiyatın nereye kadar gideceğini görmek. s. 78.

[iv] Saadet Özen, “OuLiPo’cular, Ou, Li ve Po’yu İleri Götürmek İçin Çalışırlar”, Kitap-lık S.89, Aralık 2005, s. 77. (Yazının sonunda deneyselliğin bir amacı da şöyle açıklanıyor: Edebiyatın nereye kadar gideceğini görmek. s. 79 .

[v] Marcel Bénabou- Jacques Roubaud, “İşte OuLiPo (Ouvroir de Litterature Potentielle/ POTEDİŞ: Potansiyel Edebiyat İşliği) Budur!” (Çev: Saadet Özen), Kitap-lık S.89, Aralık 2005, s. 78.

[vi] Marcel Bénabou- Jacques Roubaud, “İşte OuLiPo (Ouvroir de Litterature Potentielle/ POTEDİŞ: Potansiyel Edebiyat İşliği) Budur!” s. 79.

[vii] Cem Akaş, “Yazınsal Bilgi Geliştirme Biçimi Olarak Yazınsal Deneyler”, Kitap-lık S.60, Nisan 2003, s. 43.

[viii] Güven Turan, “Olanla Yetinmeyenler”, Kitap-lık, S.60, Nisan 2003, s. 49.

[ix] Güven Turan, a.g.m., s. 52.

[x] Doğan Aksan, Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, s. 249.

[xi] (http://www.edebiyatturk.net/. 08.04.2004)

[xii] http://67860038.home.icq.com/announcement%201.html. 08.07.2004.

[xiii] Üstün Alsaç, a.g.y. Hat sanatında kullanılan müsennâ veya aynalı yazı buna örnek gösterilebilir.

[xiv] Bunun için meselâ şu adrese bakılabilir: http://balkaymak.8m.com/elkitabi/turkce.html.

[xv] Palindrom için Üstün Alsaç’ın yazısına bakılabilir ayrıca şu kaynağa bkz: Levent Şentürk, “Madde Madde OuLiPo”, Kitap-lık, S.60, Nisan 2003, s. 65.

[xvi] Bkz: M.Kayahan Özgül, “Figüratif Şiir” , Sonsuzluk ve Bir Gün dergisi, Temmuz – Ağustos 2005, S:3, s. 3 – 10.

[xvii] Bu gazeli daha önce Edith G. Ambros, Apoallinair’e Öncülük Eden 16. yy. Şairi Meâlî: Ağaç Şeklinde Bir Osmanlı Figür – Şiiri, başlığı altında yayınlamış, ancak Kayahan Özgül’e göre Ambros bu şiiri yanlış okumuştur. Şiirin doğru okunmuş hali Sayın Özgül’ün makalesinde yer almaktadır.

[xviii] M. Kayahan Özgül, agm., s. 9.

[xix] Kitabımızda bunun örneklerini vermeyi düşünüyoruz.

[xx] Bu meseleye M. Kayahan Özgül de bahsettiğimiz makalesinde değinmektedir.

[xxi] Bu gazeller hakkında bilgi için bkz: Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, TDK. Yay., Ankara 1995, s. 500-501, ayrıca bkz. Yine aynı yazarın şu makalesi: “Divan Şiirinde Gazel”, Türk Dili Dergisi Türk Şiiri Özel Sayısı II, (Divan Şiiri), S. 415-416-417 / Temmuz-Ağustos-Eylül 1986, s. 107.

[xxii] Başlıklar ve örnek metinler Cem Dilçin’den alınmıştır bkz: Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, TDK. Yay., Ankara 1995, s. 500-501.

[xxiii] Latîfî, Tezkiretü’ş-Şuarâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ, (Haz: Rıdvan Canım), AKM. Yay., Ankara 2000, s. 538.

[xxiv] Bu hususta geniş bilgi için bkz: İsmail Yakıt a.g.e., s. 329 vd.

[xxv] bkz: M.A.Yekta Saraç, Klasik Edebiyat Bilgisi: Belagat, 3F Yay., İstanbul 2007, s. 306.

[xxvi] Cemâlî Divanı, (Haz: Çetin Derdiyok), Yakındoğu Dilleri ve Medeniyatleri Bölümü, Harvard Ünv. 1994., s. 64.

[xxvii] Recâizâde Ahmed Cevdet, Nevâdirü’l-Âsâr fî Mütâlati’l-Eşâr, (Haz: A. Abdülkadiroğlu-M.Sarı), Ankara 1998, s. 96.

[xxviii] Cemâlî Divanı, (Haz: Çetin Derdiyok), Yakındoğu Dilleri ve Medeniyatleri Bölümü, Harvard Ünv. 1994., s. 71

[xxix] Futuristlerin deneysel çalışmalarıyla ilgili şu yazıya bakılabilir. Alper Çeker, “Rus Biçimsel Kuramı”, Kaşgar, Haziran 98, İstanbul, s. 93-120. Burada yazar Hlebnikov’dan ilginç bir şiir aktarıyor: Her iki taraftan da okunan şiir, yani Palindromik bir şiir örneği
Koni. Topot. İnok
No ne reç, a çeren on.. (s. 98).

[xxx] Kaya Bilgegil, Edebiyat Bilgi ve Teorileri, Sevinç Matb., Ankara 1980, s. 330-331.

[xxxi] Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Doğuş Matbaası, Ankara 1980, s. 687.

[xxxii] Ferit Devellioğlu, a.g.s., s. 897.

[xxxiii] Latîfî, Tezkiretü’ş-Şuarâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ, (Haz: Rıdvan Canım), AKM. Yay., Ankara 2000, s. 538; Birinci beyt için ayrıca bkz: Ali Nihat Tarlan, Edebiyat Meseleleri, Ötüken Yay., İstanbul 1981, s. 183. Ayrıca aynı beyt için bkz: İsa Kocakaplan, Açıklamalı Edebî Sanatlar, MEB. Yay., İstanbul 1992, s. 83. Atilla Şentürk beyti şu şekilde kaydetmiştir:
A lebi la’l dürd-i la’li belâ
Odur o rûha hûr-vâr devâ
“Ey dudağı la’l (taşı gibi kırmızı), dudağının şarabı belâ olan (güzel)! O (dudak)huri gibi ruha şifadır” anlamındadır. (Ahmet Atilla Şentürk, Osmanlı Şiiri Antolojisi, YKY., İstanbul 1999, s. 419.).

ayrıca bkz: Bkz: Rıdvan Canım, Edirne Şâirleri, Akçağ Yay., Ankara 1995, s. 134; Farsça örnekler için bkz: Edebiyat Lügati, (Haz: Mehmet Vanlıoğlu-Mehmet Atalay), Atatürk Ünv. Fen-Edeb. Fakültesi Yay, Erzurum 1994, s. 150; Latîfî, age., s. 536.

[xxxiv] Örnek Gazel Cem Dilçin’den alınmıştır: “Divan Şiirinde Gazel”, Türk Dili Dergisi Türk Şiiri Özel Sayısı II, (Divan Şiiri), S. 415-416-417 / Temmuz-Ağustos-Eylül 1986, s. 161-162.

[xxxv] Şeyhülislam Esad ve Divanı, (Haz: Muhammet Nur Doğan), MEB. Yay., İstanbul 1997, s. 310-311. 31 numaralı Nazm).

[xxxvi] Numan Külekçi, Açıklamalar ve Örneklerle Edebî Sanatlar, Akçağ Yay., Ankara 1995, s. 279-280.

[xxxvii] Cinas sanatı ve özellikleri için ayrıca bkz: Nihat Öztoprak, “Halk ve Divan Şiirinde Cinas Sanatının Karşılaştırılması Üzerine Bir Deneme”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, İstanbul 2000, S. 1, s. 155-174.

[xxxviii] Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, TDK. Yay., Ankara 1995, s. 480.

[xxxix] Yüsrî Divanı, (Haz: Aslıhan Yıldız Acar), Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Ünv. Sosyal Bil. Ens. Konya 2001, s. 27-30, 5. kaside.

[xl] Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, TDK. Yay., Ankara 1995, s. 480. Cem Dilçin bu beyitlerin Yüsrî’ye ait olduğunu yazmıştır.

[xli] Yüsrî Divanı, (Haz: Aslıhan Yıldız Acar), Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Ünv. Sosyal Bil. Ens. Konya 2001, s. 135, 194. gazel.

[xlii] Nihat Öztoprak, Mizâhî Cinaslı Bir Risâle”, İlmî Araştırmalar, İstanbul 2000, S.10, s. 97-106.

[xliii] Öztoprak, s. 102.

[xliv] Öztoprak, s. 99.

[xlv] Nihat Öztoprak, Mizâhî Cinaslı Bir Risâle”, İlmî Araştırmalar, İstanbul 2000, S.10, s. 97-106.

[xlvi] Nâbî, Divan, (Haz: Ali Fuat Bilkan), Meb. Yay. İstanbul, 1997, C.1, s. 571-572, 148. gazel.

[xlvii] Amil Çelebioğlu, “Çocuk Dili (Lisân-ı Sıbyan) İle Yazılmış Şiirler”, Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, MEB. Yay., İstanbul 1998, s. 489 vd.

[xlviii] Amil Çelebioğlu, “Kekeme Dili (Lisan-ı Pepegî)İle Şiirler”, Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, MEB. Yay., İstanbul 1998, s. 497 vd. Ayrıca bkz: Cemal Kurnaz, “Lüknet”, Halk ve Divan Şiirinin Müşterekleri Üzerine Denemeler, Akçağ Yay., Ankara 1990, s. 117-1123. Deneysel edebiyat bağlamında değerlendirilmesi gereken farklı bir kekeme şiir yazısı için bkz: Enis Akın, “Orhan Veli’den İsmet Özel’e Bir Erdem Olarak Kekeme Büyük Türk Şiiri, Defter dergisi, Kış 2001, S: 42, s. 223-247. Yazar kekeme şiiri, divan şairi gibi değil, şu bağlamda ele almış. “İki şey kastediyorum kekeme şiirden. Birincisi bu yolu bilerek seçmiş şiir yazarlarının dili kasıtlı olarak deforme ederek, esneterek yazdıkları deneyci şiirlerdir. Kekeme şiir zor şiirdir, şiir yazarının hayatından çıkarttığı bir sebepten yazılmış şiirdir. Kekeme şiirde ‘iyi şair’ sayılmanın gereği olan ‘verili saygınlık kalıplarının’ kırılması gibi bir aykırılık söz konusudur. İkincisi, hayattaki bir tutukluğu, bir sakatlığı, bir arızayı, bir ‘endişe’yi aktarmak için kurulmuş şiirdir. (s. 225-226).

[xlix] Bkz: Levent Şentürk, “Madde Madde OuLiPo”, Kitap-lık, S.60, Nisan 2003, s. 61. (Hayvan Dilleri başlıklı bölüm).

[l] Kadı Burhaneddin Divan, (Haz: Muharrem Ergin), İÜEFY., İstanbul 1980, s. 26-27, 65. gazel.

[li] M. Fatih Köksal, “Eski Şiirimizin Kuş Dilli Şâirleri”, Türk Edebiyatı Dergisi, S. 375, Ocak 2005, s. 48.

[lii] Levent Şentürk, “Madde Madde OuLiPo”, Kitap-lık, S.60, Nisan 2003, s. 58.

[liii] Mihrî Hatun Divanı, (Haz: Metin Hakverdioğlu), Ahmet Yesevî Ünv. Basılmamış Yüksek Lisans tezi, s. 99, LXXXI. Gazel.

[liv] Levent Şentürk, “Madde Madde OuLiPo”, Kitap-lık, S.60, Nisan 2003, s. 65.

[lv] Cemâlî Divanı, (Haz: Çetin Derdiyok), Yakındoğu Dilleri ve Medeniyatleri Bölümü, Harvard Ünv. 1994., s. 71

[lvi] Yüsrî Divanı, (Haz: Aslıhan Yıldız Acar), Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Ünv. Sosyal Bil. Ens. Konya 2001, s.5-13.

[lvii] Yüsrî Divanı, (Haz: Aslıhan Yıldız Acar), Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Ünv. Sosyal Bil. Ens. Konya 2001, s. 21-26.

[lviii] Ahmet Kartal, Basîrî ve Türkçe Şiirleri”, İlmî Araştırmalar, İstanbul 2000, S. 10, s. 94. Aynı yerde Basîrî’nin yemek konulu bir kaç beyit daha vardır.

[lix] Levent Şentürk, “Madde Madde OuLiPo”, Kitap-lık, S.60, Nisan 2003, s.60

[lx] Zâtî Divanı, (Haz: M. Çavuşoğlu-M.A.Tanyeri), İÜEF Yay., İstanbul 1987, s. 184, 1293. gazel, 2. beyit.

[lxi] Babür Divanı, (Haz: Bilal Yücel), Hacettepe Ünv. SBE, Ankara 1986, s. 268.

[lxii] Babür Divanı, (Haz: Bilal Yücel), Hacettepe Ünv. SBE, Ankara 1986, s. 269

[lxiii] YKYayınları ModernTürk şair ve yazarlarından deneysel edebiyat seçkisi olarak bir kitapçık yayınladı. (Haz: Murat Yalçın), Kitap-lık dergisinin 60.sayısı eki. Bu eserin sunuşunda da ülkemizde deneysel edebiyat çalışmalarının dah çok yeni olduğuna vurgu vardır.

[lxiv] Şair Resmi’nin, dört mısradan oluşan bir kıtasında tam 64 ayrı yoldan aynı tarihe ulaşılmaktadır. Bunun gibi bir beyitten 22, 30 ve hatta 80 ayrı yolla aynı tarihe ulaşılan metinler kurulmuştur. Mesela Surûrî’nin


Cünd-i harbîden Ariş’i aldı sultân-ı zamân
Şeh Selim emr eyledi efrenci bozdı ehl-i dîn


Beytinde, 1214 tarihine tam 22 ayrı yoldan ulaşılmaktadır. (Merak edenler açıklaması için şu esere bakmalılar: İsmail Yakıt, Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme, Ötüken Yay., İstanbul 1992, s. 368-371.


Kaynak: http://www.dalitokel.com/read.asp?82

2 Yorum:

H.Y. Ergün dedi ki... 28 Aralık 2008 20:00  

Çok gerekli bir yazı olmuş, sanki benim için yazılmış gibi ki, kaynak değerinde.

ömero dedi ki... 28 Aralık 2008 21:41  

Ergün hanım teşekkürler,

yazısını beğendiğim ama şiirlere böyle resim iliştirenlere bir eleştiri mahiyetinde düşümmüştüm ama madem şiirin iç dinamiğiile ilgili ahkam kessiyorum dedim, o zaman biraz daha kapsamlı olsun istedim...

Aslında yazının tek derdi şiirde resim kullanılmaz'dı...(:

Konuyla ilgili düşüncelerinizi ekleyin↓

― Lütfen konuya yönelik yorum yapınız.
― Blog'a yönelik yorumlarınızı " Blog Yorumları " sayfasına bırakınız...
― Google Hesabı olmayanlar Yorumlama Biçiminden Adı / URL'yi veya ANONİM seçerek yorum yapabilir...

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......