! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Son zamanlarda izlediğim en iyi film. Kurgusu, günlük zamanlaşmanın(kavram 6 bkz.) içinden geliyor. Bir film çevirseydim, sahnelerin akışı buna benzer bir şey olurdu. Senaryosunda olağan dışı bir şey yok ama işleme şekli oldukça farklı ve özgün. Son dönem Fransız Yeni Dalga Akımı'na iyi bir örnek sayılabilir. Pek çoğuna sıkıcı gelebilecek ağır ve hareketsizliği hayli fazla bir film olsa da, görünenin ardı her zaman için daha cazibeli ve zengin olacaktır.



Filmde beni çeken sahnelerin pozisyon seçimi ve akışı. Örneğin kahramanımız otelden çıkmadan bir kaç dakika önceden, çıkacağı sokak gösteriliyor bir süre sonra çıkıyor, yoluna devam ediyor ama sahne hemen değişmiyor; bir süre daha devam ediyor. Bir ikincisi de odağın başka görüntülerle kesişmesi (Filmden Sahne 1). Yönetmen bunu özellikle tercih ediyor ve anlatımı zenginleştirdiğini de düşünüyorum. Yine soldaki sahnede, karakter oturmuş birşeyler yazmağa çalışıyor. Esin dedikleri şey aniden gelmiş belli. İşte mesela bu sahnede yazma süreci kesintisiz işlenmiş. Yani burada karakter bir şeyler yazıyor, şairliği de var mesajını çok kısa bir sahnede de anlatabilecekken, yönetmenimiz bize bu sürecin kendine özgü bakış açısını tam anlamıyla aktarmaya çalışarak tercih ediyor. İyi de yapıyor.


Kahramanın sanatçı yönünü ön plâna çıkaran ve aslında yönetmen José Luis Guerín'in kendini ifade göstergesi olan bölümlerde ince elenmiş ve işlenmiş kanaatimce. Örneğin görünürdeki kişinin önünde veya arkasında mutlaka başka birisi veya asıl kişiler gizlenmiş, yerleştirilmiş. Farkına varma, dikkatini çekme konuları hayli sık. Bu saydıklarım filmi diğer klasik film mantığından ayıran unsurlar. Filmde pek az sahnede konuşma var ve bu sahnelerin dışında görsel anlamdaki iletişim, öne çıkarılmak istenen unsurlar arasında. Hatta asıl konuşmaların bu sahnelerde olduğunu söyleyebilirim. Avrupa filmlerinden hoşlananlar için kaçırılmaması gereken bir film.


Fragman


Oyuncular: Charlotte Dupont, Eric Dietrich, Gladys Deussner, Laurence Cordier, Michaël Balerdi
Yönetmen: José Luis Guerín



Filmden Sahne 1



Filmden Sahne 2





Filmi Edinin: amazon


Fransız Yeni Dalga Akımı
Kaynak:
Sinemada Akımları, Beta Basın Yayım Dağıtım, 1998.
SİBEL TEZCAN
1950 sonrasının Fransa’sında ortaya çıkmış bir sinema akımıdır. Fransız Yeni Dalga akımı 2. Dünya savaşı sonrası var olan Fransız film yapım kurumuna karşı tepki olarak doğmuştur. "İlk olarak kişilerin filmleri, aynı bir romancının kitap yazması veya bestecinin bir müzik parçasını yaratması gibi yorumlamaları gerektiğine inanmışlardır." İkinci olarak klasik HOLLYWOOD film yapımından farklı olarak yeni bir sinema dilinin bulunması gerektiğine inanmışlardır. Savaş sonrası sarsıntıları aza indirgemek için hükümet destekli filmlerin yapımı CNC’nin (Contre National Cinematographie) 1946 Ekiminde kurulması, yabancı ortak yapımlı filmlerin yapımı (Savaş bitti, Çılgın Pierrot, Ve Tanrı Kadını yarattı.) Fransız sinemasını yeniden canlandırdı. Bu gelişmelerin etkisi ile 1960’ların başlarında Fransız Yeni Dalga film endüstrisinin kalbi ve ruhu haline geldi. Bu akımın yönetmenleri esinlenmelerini olağanüstü bir Paris Kurumu olan SİNEMATEK FRANSA orada buldukları sinema tarihinden aldılar. Yeni Dalga yönetmenleri HOLLYWOOD«un yüzeyselliğinden kaçmışlardır. Roberto Rossellini’yi örnek alarak Paris«in sokaklarına çıkmışlardır. Sokaklarda doğal ışıklar kullanmışlardır. "Yeni dalga yönetmenleri sonsuz kurgulama olanakları, kamera çalışması, ses ve mizansenle oynamayı sevmişlerdir. Aynı zamanda sevilen filmlerden alıntılar yapılmıştır. Yeni Dalga klasik HOLLYWOOD öykülemesinden farklı bir stilde hikâyeler yaratır. Öyküleyici sahneler birbirini anlamlı bir biçimde izlemez. Seyirci hiçbir zaman ne olacağını bilemez. Komik bir sahne, bir cinayetle tamamlanabilir. Kurgulama can alıcıdır. Yeni Dalga filmleri çok az net kapanışa ererler, sadece biterler. Tipik yeni dalga öykülemesinde kişi ile toplum arasında çok az ilişki olduğu gibi karakterler hiçbir aile ya da politika bağı olmayan öğrencilerdir."(Bir yıldız, 90-91) Bu akımı temsil eden belli başlı yönetmenler şunlardır: ALAİN RESNAİS (Nuit et Marienbad/Geçen yıl Marienbad); FRANÇOİS TRUFFAUT (400 darbe) JEAN LOC GODARD…

Bu akımla ilgili bir başka yazı da şöyle,

Kaynak: Selim Soykan

Yeni Dalga’nın Özellikleri
Yeni Dalga yönetmenleri konularda ve stillerinde farklılıklar gösterseler de, hikayeleri ele alış tarzları, mizanseni kullanış, ses ve kamera kullanımı vb. gibi bir çok konuda ortak özellikler sergilerler. Bu ortak özellikler şöyle sıralanabilir. Büyük oranda hepsini harekete geçiren şey Sinematek Fransa’da izledikleri filmlerdi. Bir başka esin kaynağı da Andre Bazin’di. Bazin’in dergilerde yazdığı yazıların tamamına katılmasalar da onlar için bir esin kaynağıydı. Yeni Dalga yönetmenleri Bazin’den sinemanın doğal bir konu olmadığını fakat insanlar tarafından yaratılan bir sanat eseri olduğunu öğrenmişti. Hollywood’un aksine seyircinin izlediğinin bir film olduğunun farkına varmasını istemişlerdir. Ana mekânları Paris sokaklarıdır. Taşınabilir ucuz teçhizat kullanmışlar, dostlarını filmlerinde oynatmakta sakınca görmemişlerdir. Hepsi taşınabilir kameralarla çalışmışlardır. Sokakların doğal ışıklarında çalışma yapmışlardır. Kurguyla, kamera çalışmasıyla, ses ve mizansenle oynamayı sevmişlerdir. Kendilerinden önce çekilen, önemli filmlerden alıntılar yapmışlar, filmlerinde bu filmlerden kareler göstermişlerdir.

Yeni Dalga filmlerinde sahneler öyküyü tamamlayacak şekilde gelişmez. Bir sonraki sahnede ne olacağı kolay kolay kestirilemez. Bu filmlerin çoğu net bir kapanışla sona ermez. Hiç umulmadık bir anda da bitebilirler. Yeni Dalga’nın karakterleriyle toplum arasında bir uyumsuzluk söz konusudur.

Tıpkı İtalyanlar gibi Fransızlar da 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle ortaya çıkan sıkıntılarla boğuşuyorlardı. Yirmi yıl faşizmle yönetilen İtalya’da savaştan sonra genç bir yönetmen kuşağı ortaya çıkmış ve Yeni Gerçekçilik akımını yaratmıştır.

Fransız sineması da savaştan sonra tıpkı İtalya’da olduğu gibi Hollywood’un işgali altındadır. Her yerde Amerikan filmleri gösterilmekte, ulusal kültürlerine düşkünlükleriyle bilinen Fransız sinemacılar kendi ürünlerini ortaya koymakta zorlanmaktadırlar. Fransız film endüstrisi 50’lı yıllarda daha çok Hollywood yapımlarıyla yarışacak büyük bütçeli benzer filmler peşine düşmüşlerdir.

1951’de Andre Bazin tarafından yayınlanmaya başlanan Le Cahiers du Cinema dergisi genç sinemaseverlerin etrafında toplandıkları bir olanak olur. İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin ve Jean Renoir ve Rene Clair gibi usta Fransız yönetmenlerin filmlerini yakından takip eden bu gençler sinemayla ilgili düşüncelerini dergide yayınlamaya başlarlar. Bir süre sonra Fransız sinemasının önde gelen yönetmenleri olacak olan François Truffaut, Claude Chabrol, Jean Luc Godard, Jacques Rivette gibi gençler bu dergide sinema sanatının sorunları ve çözüm yolları üzerine tartışmaya girişirler.

Aynı dönemde Alain Resnais, Agnes Varda, Jacque Demy gibi sonradan yönetmenlik koltuğuna oturacak gençlerin çıkardığı Arts dergisi de yayınlanmaya başlar. Bu iki dergi etrafından toplanan gençler, Fransız sinemasının kurtuluşu için formüller sunarlar. Paris’te bir sinema tek kurulmasıyla kendilerinden önceki yönetmenler tanımaya başlayan bu genç kuşak, özellikle Andre Bazin’in gerçeklikle ilgili yazılarından etkilenirler. Yeni Gerçekçilik’in yöntemleri bu genç kuşak için de bir umut ışığı oluşturur. Sokakların mekân olarak kullanılması, amatör oyuncular, basit hikâyeler ve küçük kameralarla çekim yapılması ve hareketli mikrofonlar taşınması gibi Yeni Gerçekçi çözümler; Fransız sineması için maliyeti düşük ama kaliteli filmler yapmanın olanaklarını sunar. Bunun yanında bu genç kuşak Paris’te bulunan bir sinema okulu, ulusal sinema merkezi ve ulusal filmlere mali destek sağlayan yasa gibi olanaklara da sahiptirler.
Bu sırada bu genç kuşağı cesaretlendirecek gelişmeler yaşanmaktadır. 1956 yılında daha önce adı duyulmamış bir isim olan Roger Vadim, et Dieu Crea La Femme (Ve Tanrı Kadını Yarattı) isimli filmiyle bir anda dikkatleri üzerine çeker. Bu genç yönetmenin filmi ülkede büyük bir başarı kazanırken, cinsel kimliğini arayan bir kadının hikâyesini anlatan film yeni bir kadın tipinin habercisidir de. Vadim’in başarısı Fransa’da genç kuşağa olan güvenin artmasına neden olur.

Bir başka umut verici gelişme ise Claude Chabrol’den gelir. 1958’de çekilen Le Beau Serge (Yakışıklı Serge) filminin ilgi görmesi, Cahiers du Cinema dergisi etrafında toplanan genç sinema eleştirmenlerinin cesaretlenmesine vesile olur. Bu filmden bir yıl önce L’Express dergisinde Françoise Giroud tarafından kullanılan Yeni Dalga tanımlamasını sahiplenecek ve Fransız sinemasını dünyanın en önemli sinemalarından birisi haline getirecek genç kuşağın yolu da böylece açılmış olur.

Yeni Dalga Yönetmenleri
Yeni Dalga Akımı’nın adından en fazla söz ettiren yönetmenleri Claude Chabrol, Eric Rohmer, Alain Resnais, François Truffaut ve Jean-Luc Godard’tır. Claude Chabrol, Cahiers du Cinema üyelerinden biriydi. 1957’de Eric Rohmer ile Hitchcock üzerine bir kitap yazan Chabrol’un sinemasında Hitchcock etkisinin varlığından sözedilir. Bu temelsiz bir değerlendirme de sayılmaz. Çünkü Chabrol en çok dekor ve kompleks kamera hareketlerinin kullanımıyla gelişen bilinçli cinayet hikayeleriyle tanınmıştır. Le Beau Serge (Yakışıklı Serge, 1958) ilk filmidir ve kimi sinema tarihçileri Yeni Dalga’nın başlangıcı olarak bu filmi kabul ederler. Chabrol’a şöhreti getirense 1959 yılında çektiği Les Cousins’dir (Kuzenler). Daha çok burjuva ilişkilerin deşifre eden sanatsal korku filmlerinin yönetmeni olarak bilinir. Kimi önemli filmleri şunlardır: La Femme Infidele (Vefasız Kadın, 1968), Le Boucher (Kasap, 1970) ve Le Decade Prodigieuse’dir (1972).

Andre Bazin’in ölümünden sonra 1963’e kadar Cahiers du Cinema’nın şef editörlüğünü yapan Eric Rohmer ise ilk uzun metraj filmini 1959 yılında Le Signe du Lion (Aslan Burcu) adıyla çekmiş, 1960’tan itibaren de altı ahlak hikâyesi olarak tamınladığı seriyi çekmeye koyulmuştur: Le Carrier de Suzanne (1963), La Boulangere de Monceau (1963), La Collectionneuse (1966), Ma Nuit Chez Maud (1968), Le Genou de Claire (1970) ve L’amour L’apres Midi (1972) bu altı filmdir. Bu hikâyelerin hepsi aynıdır. Kendini bir kadına adamış genç adam, şans eseri bir başkasıyla tanışır ve ilişkisini sorgulamaya başlar. Her filmde hikâyeler, hikâyenin mekânı ve zamanında geçmektedir. Rohmer’in filmleri bir bakıma şiirsel gerçekçiliğin etkinsinde de sayılabilir.

Yalnızca film eleştirmenliğiyle değil, aynı zamanda belgeseller çekerek sinemaya giren Alain Resnais ise, Yeni Dalga Akımı içinde sayılacak ürünler verse de bu akımın dışındaki yönetmenlerle çalışmaktan sakınmamıştır. Savaşın ertesinde aralarında Guernica (1950) ve Dünyanın Tüm Belleği (Toute La Mémorie du Monde, 1956) gibi yapımlarında bulunduğu belgesellere imza atan yönetmenin bu döneme ait en etkili yapımı yine 1956 yapımı olan Nuit et Brouillard’tır (Sis ve Gece). Nazi toplama kamplarını anlatan film, renkli çağdaş kamp görüntüleriyle, geçmişin siyah-beyaz belgesel görüntülerini bir araya getirerek geçmişle gelecek arasında bağlantılar kuran Resnais, Yeni Dalga’ın bu kavrayışı Yeni Dalga’nın önemli özeliliklerinden biri haline gelir. Film, temel bir soru etrafında döner: Bunların sorumlusu kim ve kendi içinde sorunun cevabını da yaratır: Bu tür koşulların var olmasına izin verdiğimiz sürece sorumlu biziz.

Ama Resnais’in en önemli filmi bu değildir. 1959 yılında çektiği Hiroşima Sevgilim (Hiroshima Mon Amour), tüm dünyada ilgiyle izlenir. Bir Japon Mimar ile bir Fransız aktris Hiroşima’da barış hakkında bir filmin çalışmaları sırasında başlayan ilişki bir anda sorgulamaya dönüşür. Yeni aşk kadın için bir sorgulamaya dönüşür. Çünkü İkinci Dünya Savaşı yıllarında, daha sonra öldürülen bir Nazi Subayı’na aşık olmuştur ve savaştan sonra aşağılanmış, hapse atılmıştır: “Japon erkeği daha az konuşur, ama kadın sürekli düşünür, tartışır, anımsar, sorar, araştırır. Filmin odak noktası ve bilinci odur. Her şey kadının belleğinde oluşur, film tümüyle görkemli bir hatırlama eylemi, bir bellek ziyaretidir. Hiroşima kentinin küçük daireleri, kederli lokantaları, neonlu caddeleri, sıradan gece kulüpleri, tren istasyonu ve başka şeyleriyle oluşturduğu dekor, sadece yaşanılan zamanı anımsatmak için gösterilen ayrıntılara dönüşür. Her şey bellek çevresinde ve zaman içinde sürekli gel-gitlerle oluşur. Film görkemli bir anımsama ve etkileyici bir zaman içinde yolculuktur.” (Atilla Dorsay-Yüzyılın Yüz Filmi) Resnais, geçmişi ve şimdiyi, fantezi ve gerçeği birbirine bağlayarak; insan hayatının farklı dönemleri ve deneyimleri olarak algılananlara bir araya getirmeye çalışır. Filmde kadının Japon sevgilisi ve Nazi sevgilisi karşısındaki tavırları birbiri ardı sıra verilir. Hiroşima ve Fransa sokakları birbirine benze şekilde çekilmişlerdi. Böylece geçmişi ve şimdiki zamanı aynı hafıza içinde toplamak ister Resnais.

Daha sonra Geçen Yıl Marienbad’da isimli bir film çeker. Bu filmde de bir sarayda kaybolmuşa benzeyen X ve A isimli bir kadın ve bir adamın hikayesini anlatır. Filmin en önemli teması insanların gerçeği nasıl oluşturduklarının keşfedilmesidir.

Truffaut ve Godard
Fransız Yeni Dalgası’nın en etkili yönetmenleri ise Truffaut ve Godard oldu. François Truffaut, sinemayı film seyrederek öğrenmiştir. Ayrı zamanda Cahiers du Cinema’da etkili yazılar kaleme alan Truffaut, 1950’lerin ikinci yarısından itibaren kısa filmler çekmeye başlamıştır. Rossesili’nin çıraklığını yapan ve Godard’ın ilk filmi “Serseri Âşıklar”ın senaryo yazımında görev alan yönetmen 400 Darbe isimli ilk filmiyle bir anda dikkatleri üzerine çekmiştir. Film 1958’de Cannes’te engellenirken ertesi yıl yönetmenine ödül kazandırtmıştır.

400 Darbe, Antoine Doinel’in hikâyesidir. 12-13 yaşlarındaki Antoine annesi ve üvey babasıyla birlikte Paris’in kuzeyinde yaşamaktadır. Okulu sevmez, öğretmenleri tarafından sevilmez. Sık sık okuldan kaçan ve arkadaşı Rene ile Paris sokaklarını arşınlayan Antoine, bir gün annesini yabancı bir adamla öpüşürken yakalar. Ertesinin okula gelmemesinin nedeni olarak annesinin ölümünü gösterir. Ama kadın durumu fark eder ve gerçek ortaya çıkar. Annesi ve üvey babasıyla yaşadığı gerilimler onu ıslahevine düşürür. Ama bir gün oradan da kaçmayı başarır. Amacı denize ulaşmaktır. Filmde Paris’teki karşıtlıklar ustaca kullanılmıştır.

Truffaut stil olarak Rosselini ve Renoir’a göndermelerde bulunurken, karakterlerini stüdyo dışında tutmakta ve kendilerini uzun uzun ifade etmelerine izin vermektedir. Truffaut, yine Jean-Pierre Leaud’un oynadığı aynı karakterin farklı yaşlardaki durumlarını ele alan dört film daha yapmıştır: La Amour a 20 ans (Yirmi Yaşında Aşk, 1962), Baisers Voles (Çalınmış Buseler, 1968), Domicile Conjugal (Aile Yuvası, 1970), L’Amour en Fuite (Kaçan Aşk, 1970).
Truffaut, sanat ile hayat, gerçek ile kurgunun sınırlarını tartıştığı başka filmlerde yapmıştır. Bunlardan birisi de 1960 yılında çektiği Piyanisti Vurun’dur (Tirez sur la Pianiste). David Goodis’in Down There adlı dedektiflik romanından çekilen filmde, Truffaut Amerikan sinemasını taklit eder ve bir kara film (Film Noir) yapmaya çalışır. Ancak, geleneksel Film Noir kalıplarıyla oynar. Örneğin film boyunca ciddi konuşmalar, komik hareketlerle kesilir.

1962’de çektiği Jules ve Jim’de ise dünya savaşı korkuları üzerine üçlü bir ilişkiyi ele almaktadır. Ama gelenekten köklü bir kopuş önermez. Truffaut daha sonra 1966’da ünlü filmi Fahrenheit 451’i, bir yıl sonra da La Mariée était en Noir’i çeker. Bu filmlerinde de gerçek ve kurgu arasındaki farkları sorgulamaya devam edecektir.

Truffaut sonraki dönemde Amerika’ya gidecek ve stüdyo sisteminin içinde filmler üretmeye devam edecektir. Ama hümanizm görüşünden ödün vermeden tutarlı bir çizgide filmlerini yapmaya devam eder.

Godard ise onun tam tersidir. Yeni Dalga’nın bu önemli yönetmeni 70’lı yıllar gelindiğinde bu akımın ilkelerini bir yana bırakmış ve sinemanın dünyanın değişimine yardım edecek bir araç olması gerektiğini savunmuştur.

Ama 1960’da gösterildiğinde büyük yankılar yaratan Serseri Âşıklar (À bout de souffle) filmi Yeni Dalga’nın kendisini en etkili biçimde gösterdiği film oldu. Chabrol ve Truffaut’unda katkılarının olduğu filmi Atilla Dorsay, “Belki de gerçek anlamda modern sinemanın başlangıcı” olarak tanımlar. Paris’te karşılaşan iki umutsuz insanan hikâyesini anlatır. Sokaklarda serserilik yapan ve kazara bir polis öldüren Michel Poiccard ile gazete satarak karnını doyuran Amerikalı turist Patricia’nın hikâyesidir anlatan film birçok bakımdan Hollywood’a göndermelerle doludur. Film el kamerası kulanılmıştır ve geniş bir hareket alanı vardır. Godard, Truffaut’un yazdığı sinopsisten hareketle filmini senaryosuz çeker. Çoğu zaman diyaloglar bir gün önce kaleme alınır ve ertesi gün oyunculara verilir. Filmdeki çekimlerin süresi, o sahnenin önemine göre belirlenmez. Kimi zaman film içindeki önemsiz sahneler için uzun planlar uygulanır. Godard böylece yönetmen olarak herşeyin elinde olduğunu ve filmdeki herşeyin onun istekleri doğrultusunda gerçekleştiğini gösterir. Kurguda sürekliliğe yer vermez. Bütün bunlar bir bakıma hem geleneksel Fransız sinemasında hem de Hollywood’tan kopuşu temsil eder.

Godard’ın sinemayı sonunu kestiremediği entelektüel bir macera olarak görmesi, onu sürekli yeni arayışlara iter. Seyirciyi film seyrettiğinin farkına varmaya zorlayan, yabancılaştırıcı ve özdeşleşmeyi ortadan kaldırıcı bir etki yaratmak ister. Karakterleri onlara uymayan seslerle seslendirir, sahte mekânları gerçekmiş gibi sunar. Onun izleyiciden istediği aktif ve entelektüel bir katılımdır.

Godard 68 hareketlerinde etkilenir ve uzun süre ticari sinemaya ara verir. Bu dönemde çeşitli demeler ve propaganda filmleri çeken usta yönetmen 1979’da Herkes Başının Çaresine Baksın (Sauve Qui Peut La Vie) ile dönüş yapar. 1983’te çektiği Adı Carmen (Prenom: Carmen) ile Venedik Film Festivali’nde büyük ödülü alır.



Sylvia'nın Şehrinde - En la ciudad de Sylvia - In the City of Sylvia (2007)

0 Yorum:

Konuyla ilgili düşüncelerinizi ekleyin↓

― Lütfen konuya yönelik yorum yapınız.
― Blog'a yönelik yorumlarınızı " Blog Yorumları " sayfasına bırakınız...
― Google Hesabı olmayanlar Yorumlama Biçiminden Adı / URL'yi veya ANONİM seçerek yorum yapabilir...

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......