! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-

Unesco'nun oluşum sürecinde geçirdiği kültürel bakış açısını irdeleyen ve aynı zamanda Yeni İnsan'ın, Eski Dünya'ya nasıl kafa tuttuğunu anlatan bir yazı okudum ve sizlerle de paylaşmak istedim.

Dünya kültür mirasına, Türkiye'den de bazı yapılar aday gösterilmiş ve bunlardan bazıları Dünya Kültür Mirası'na seçilmişti. Unesco 2003'te yeni bir karar ile diğer kültürel mirasların da(geleneksel motifler, yemek kültürü... vb.) Dünya Kültür Mirası listesine girmesi gerektiği kararını almıştı.

---------------------------
ÇEKÜL haftanın yazısı...
Prof. Dr. Arsın AYDINURAZ - UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkanı

Kimileri Birleşmiş Milletler sistemini ve bu bağlamda UNESCO’nun kuruluşuna neden olan Dünya Savaşlarını ekonomik nedenlere bağlarlar. Yani Dünya Savaşlarının arkasında “Homo Ekonomikus” diye de betimlenen yeni İNSAN TÜRÜ (!) vardır denebilir.

Son dönemlerde, günümüz şartlarında yeniden biçimlenen dünyamızda, giderek hantallaştığı dile getirilen, Birleşmiş Milletler sistemi sorgulanmakta, mercek altına alınmakta ve bir reform süreci örgütlenmektedir. Aslında bu hantallaşma, kanımızca doğru bir saptamadır. Ancak Birleşmiş Milletler Örgütü’nü böylesi bir eleştiriye götüren ve çok sayıda “duplikasyonu” içeren büyümesini de biçimlendiren süreçlerin arkasında yine “Homo Ekonomikus”un olduğu bir gerçektir.

Kuruluş döneminde barışı gözeten ana hedefe yönelmiş bir temel yapı Birleşmiş Milletler ve altında eğitim, bilim ve kültürden sorumlu bir ihtisas yapılanması yani UNESCO varken buna bir sürü başka yapılanma da eklendi ve örgüt gerçekten çok büyüdü. Şimdi bu büyümenin ve bunun sonucunda ortaya çıkan kimi örtüşmelerin, yapısal hantallaşmanın yok edilmesini gerçekleştirmek üzere sürdürülen reform sürecinin yönetiminde ne yazık ki tekrar “Homo Ekonomikus”un öne çıktığı görülmektedir.

Gündemde olan bu reform sürecinde UNESCO, hiçbir ekonomik kaygısı olmayan, maliyet-yarar (cost and benefit) sorgulaması yapmayan sadece insanlığın vicdanı olarak nitelenebilecek kimi görüşleri şövalyece ortaya koyabilen bir yapı olarak varlığını sürdürmelidir. İnsan olmanın onuru bunu gerektirmektedir kanaatindeyiz. Bu bağlamda UNESCO bir düşünce laboratuarı olmayı; dünya ölçeğinde cinsiyet eşitliğini geliştirmeyi erişilecek hedef olarak yeniden betimlemelidir. Ayrıca bu örgüt insanlığı Kuzey-Güney; Doğu-Batı türü kategorik sınıflamalara ayıran düşünceye karşı çıktığını; bilgi toplumu (knowledge society) yerine bilinçli toplum (conscious society) oluşturmayı daha anlamlı bulduğunu haykırabilmelidir.

İnsanoğlunun aklını kullanarak ürettiği her şeyi kültür sözcüğüyle anlatmak mümkündür. Bu sözcük açıkçası insanın akıl dolu varlığını simgeliyor. Aklıyla yaşama yaklaşımını, yaşamda tutunmasını, bunun için nasıl yaratıcı olduğunu, sadece içgüdüsel dürtülerle değil, üreterek İNSAN olmayı başardığını, yaşamı, yaşadığı doğayı algılamasını, biyolojik olarak neredeyse aynı olmasına rağmen nasıl çok çeşitli yaratılarla doğadaki biyolojik çeşitliliğe paralel bir kültür çeşitliliği yarattığını da. Bu çeşitliliği yaratan akıl, doğadaki rekabet ve bunun sonucunda oluşan harmoni gibi beraber var oluşu biçimlendirmeyi de başarmalıdır. Bu düşünce, açıkça UNESCO’nun kuruluş felsefesinin dayanağıdır. İnsanoğlu bir tür meydan okuma ile aklını kullanarak mavi gezegenimizi ve gelecek kuşaklar için yaşamı sürdürebilir hale getirmeyi biçimlendirmelidir. Bunun için KÜLTÜR sözcüğü ile betimlenen herşeyin, her yaratının değerini anlama ve bunların tümünün, ayrım gözetmeden tüm insanlık adına kollanmasına gerek vardır.

Bu yaklaşımdan hareketle UNESCO, insanlığın birbirini anlayan, değer veren, bu bağlamda akılla üretilene saygı duyan bir anlayış doğrultusunda kültür varlıklarının korunmasını öngören bir sözleşmeyi 1972 yılında yürürlüğe sokmuştur. Bu sözleşme doğrultusunda daha ağırlıklı bir şekilde tapınaklar, tiyatrolar, anıtlar gibi somut varlıklar öne çıkmış ve kültürün diğer ögeleri, sözgelimi yemek alışkanlıkları, bayramlar, danslar, türküler, halı-kilim desenleri, yerel ihtiyaçların biçimlendirdiği araç, gereçler göz ardı edilir, ihmal edilir hale gelmiştir. Oysa o tapınakların, tiyatroların, anıtların yapılmasındaki becerilerin, bilgilerin kuşaktan kuşağa aktarılmasındaki sözlü ve görsel aktarımlar aynı şekilde halılarımıza, danslarımıza, yemek alışkanlıklarımıza yansıyan kültür ürünlerinin de yaratılmasını biçimlendirmişlerdir. O nedenle “aynı aklın ürünlerinin tümü eşit değerdedir ve göz ardı edilmemelidir” düşüncesiyle UNESCO 2003’te yeni bir normatif aygıt, sözleşme düzenleyerek; kültürün mimari ağırlıklı olanlarının dışında kalan öğelerini de daha etkin biçimde algılamaya, kollamaya yönelmiştir. Bu, dışlandığı düşünülen öğelerin tümünü “somut olmayan kültürel varlıklar” olarak niteleyen yeni bir yaklaşım ile insanlığın dikkatine, ilgisine ve benimsemesine yönlendiren bir sözleşmedir. Türkiye, bu anlayışı benimseyen ve katılım veren tavrıyla uluslararası platformda yerini alan ilk ülkeler arasındadır.

UNESCO’nun kuruluş günü olan 16 Kasım öncesinde Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras Hükümetler Arası Komitesinin Olağan Toplantısı, insanı insan yapan en önemli değerlerden biri olan kültürlerin denkliği algısını ortaya koyarak böylesi bir haykırışı gerçekleştirmiştir. Umarız Homo Ekonomikus, bu haykırışı Peter Sellers’in Kükreyen Fare* (The Mouse That Roared) isimli meşhur filmi gibi algılamaz.

16 Kasım 2008

*Hatırlamayanlara ünlü aktör Peter Sellers’ın eski bir filmi olan “Kükreyen Fare”yi hatırlatalım: Hayali ve küçük bir Avrupa ülkesi olan Grand Fenwick’in tek gelir kaynağı, ihraç ettiği şaraptır. Ancak süper güç Amerika bir gün bu ürüne rakip ve modern koşullarda üretilen bir California şarabı piyasaya sürer. Bu duruma çok bozulan Grand Fenwick bu durumdan karlı çıkmak için bir plan yapar: Şarap satmaktan para kazanamayacak olan küçük ülke, Amerika’yla savaşa girecek, kaybedecek ve yüklü bir savaş tazminatı kazanacaktır!
Zar zor toplanan 30 kişilik Fenwick ordusu Amerika’ya savaş ilan edip gemiyle okyanusu geçer. Ancak New York sahillerine ayak basan ordusu verilen yanlış bir hava saldırısı alarmıyla sığınaklara girmiş halk yüzünden bomboş bir şehirle karşılaşır! Sokakları boş kenti gezerken tesadüfen yeni geliştirilen ve çok güçlü bir nükleer bomba (Q bombası) bulan Grand Fenwick ordusu, hiç beklemediği halde devasa rakibi Amerika’yı alt etmiş olur!
Kaynak: Çekül Sayfası
Haftanın Diğer Yazıları: Arşiv

0 Yorum:

Konuyla ilgili düşüncelerinizi ekleyin↓

― Lütfen konuya yönelik yorum yapınız.
― Blog'a yönelik yorumlarınızı " Blog Yorumları " sayfasına bırakınız...
― Google Hesabı olmayanlar Yorumlama Biçiminden Adı / URL'yi veya ANONİM seçerek yorum yapabilir...

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......