! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Mevlevilik konusunda en ufak bir bilgisi olmayan kişi bile, semanın bambaşka bir dünyaya işaret ettiğini hemen sezinler. Gerçekten de Sema ve Mevlâna, bildiğimiz, alıştığımız dünyanın ötesindeki bir gerçekliğe açılan kapıdır. İşte "Mevlana ve Sema" adlı 53 dakikalık bu belgeselin amacı, sözü edilen bu kapıyı aralamaya çalışmaktır.
Kaynak: TRT


Yönetmen - Semra SANDER
Yapımcı - Semra SANDER
Metin Yazarı - Semra SANDER

Kamera - Yavuz TÜRKERİ
Müzik - Can ATİLLA ve Geleneksel Sema Müziği
Kurgu - Soner TUNUSLU
Danışman - Timuçin ÇEVİKOĞLU
Seslendiren - Mehmet ATAY
Fotograflar - Ozan SAĞDIÇ
Toplam süre: 53:00 dk.
Yayın Tarihi Mevlana Haftası ( 10 – 17 Aralık 2000 )
Program 2000 Yılı Türkiye Yazarlar Birliği Tv/ Belgesel ödülün aldı.

TAMAMI !


-----

Bölümlü hâli
TRT Mevlâna Belgeseli - 1



Bölümlü hâli
TRT Mevlâna Belgeseli - 2



Bölümlü hâli
TRT Mevlâna Belgeseli - 3



Bölümlü hâli
TRT Mevlâna Belgeseli - 4



Bölümlü hâli
TRT Mevlâna Belgeseli - 5



Bölümlü hâli
TRT Mevlâna Belgeseli - 6


Ney sesinin, kamışların ağlaması olduğuna inanılır Anadolu’da. Çünkü kendilerine verilen sırları, dayanamayıp kuyulara anlatmışlardır ve pişmandırlar. Her şeyin döndüğü şu evrende, gerçek aşkı dönerek arayan semazenler de neyin çıkardığı büyülü sesin eşliğinde Allah’a ulaşırlar. 17 Aralık Mevlevilerin ayin-i şerif gecelerinden en önemlisidir. Bir Şeb-i Arus(düğün) gecesidir. Mevlana’nın ölümünün kutlandığı gecedir. Seven sevdiğine kavuşmuştur çünkü.

Mevlana babasını kaybettikten sonra dokuz yıl boyunca Seyyid Burhaneddin Muhakkık’ın manevi terbiyesini alır, Halep ve Şam’a giderek medreselerde eğitim görür, Bilginler ve sufilerle görüşür.

Mevlana ellili yaşlarına geldiğinde hayatına olgun, çok gezen, kendini peygamber yaşantısına adamış Tebriz’li Şems girer. Mistik ruhu yakalamış olan Şems kollarını açar ve ruhunu boşluğa gönderirmiş. Vücudunu terk eden ruhunun Tanrı’ya yaklaştığını düşünürmüş. Şems ile birlikte Mevlana’nın yaşantısında değişiklikler olmuş.

Derslerin ve vaazların yerini müzik ve sema almış. Bir türlü Tanrı’ya ulaşamadığından yakınan Mevlana, Şems’in yardımıyla Tanrı’yı her yerde bulmaya başlamış. Şems kendini yine dünyanın yollarına bıraktığında Mevlana ilahi aşka adanmış ünlü rubailerinin en acılarını yazmaya başlamış. Şems’e adanan Büyük Divan böyle yazılmış. Mevlana, en önemli eseri sayılan Mesnevi’yi yazarken insanları aydınlatmayı, onlara doğru yolu göstermeyi amaçlamış.

Mesnevi’yi bitirdiği sırada yaşı seksenlere dayanan Mevlana 1273 yılı Aralık ayının onyedinci gününün gecesi Hakk’ına kavuşmuş. Mevlana’nın ölüm gününün anısına yapılan bir törendir Şeb-i Arus. İkindi vaktinden sonra Kur’an oku ve Aynü’l-Cem yapılarak başlanan bu anma gecesi ayrılığın değil, kavuşmanın günüdür. Bir düğün gecesidir

Mevlevi inanışına göre insan iki kere doğar. İlkinde annesinden, ikincisinde kendi bedeninden. Asıl doğuş kendi bedeninden olandır. Mevlevilik bir pirin önderliğinde, prensipleri olan ortak bir hayatı yaşamayı gerektirir.

Semazenler Mevlevi dergâhının dervişleridir ve semazen olmadan önce uzunca bir süre geçirirler. Dergâha ilk geldiklerinde “nevniyaz” olarak kabul edilirler. Üç gün boyunca temel ihtiyaçları dışında yerlerinden kalkmadan saka postu üstünde otururlar. Derviş dünyevi gururundan uzaklaşmalıdır. Bu nedenle nevniyaza üç günden sonra dünyevi gururunu kıracak temizlikten, yemeğe on sekiz çeşit iş yaptırılır. Bu sürecin bitiminde dergâh girişinde nevniyazın ayakkabılarının yönü kapıya çevrili olursa, dergâha kabul edilmemiş olur.

Ayakkabılar kapıya çevrilmemişse “halvet” adı verilen bin bir günlük çile dönemi başlar. Çile tasavvuf inançlarında çok önemlidir. Çünkü dertler yol göstericidir. “Fakr” denilen vazgeçiş dönemi semazenlik yolunda son aşamadır. Bu sürecin tamamlanmasıyla nevniyaz, dergâhın dervişi olup “semazen mertebesine ulaşmıştır artık. Başındaki sikkesi nefsinin mezar taşı, bembeyaz tennuresi nefsinin kefenidir. Destegül adı verilen manşetli ceket, kuşak ve hırka kullanılır.
Ney ve rebap eşliğinde sema ayinlerine katılır.
Yedi bölümden oluşan sema töreninin ilkinde peygamberimiz methedilir. Bu ondan önceki peygamberleri ve Tanrı’yı methetmek demektir. Daha sonraki bölümlerde her şeye can veren “nefes”i temsil eden bir ney taksimi duyulur. Semazenler birbirlerine üç kez selam vererek peşrev eşliğinde daire şeklinde yürüyüşe geçerler. Daha sonra semazenler siyah hırkalarını çıkarırlar ve manen edebi âleme doğarlar.

Gerçeğe dönüş başlamıştır artık. Kollarını çapraz bağla “Bir” sayısını temsil eden semazenler Tanrı’nın birliğine şahadet ederler. Şeyh efendinin elini öperek Semaya girme iznini alır ve semaya başlarlar.

Sema sırasında yerle teması kesmeden sola doğru döndürülen sol ayağa “direk”, havadaki sağ elin yardımıyla vücudu sola döndüren havadaki sağ ayağa “çark” denir; ism-i celalin “AL-” hecesiyle kalkan sağ ayak, “LAH” hecesiyle çarkı tamamlamış olarak yere basar. Yukarıdaki sağ elin içi yukarıya, Allah’a dönüktür. Sol elin içi ise yeri gösterir. Neyin büyülü sesinde semazenlerin “aşk’a” yolculuğu, sevenin sevdiğine kavuşmasının kutlanmasıdır.

Sema Mevlana’ya göre bir uyanış demekti. Kutsal Sema insanı vecd’e ürür, vecd’de insanı Allah’a yaklaştırır. Var olmanın temel şartı dönmektir. Evrendeki her şey döner. Elektron ve protonların dönmesi, vücuttaki kanın dönmesi, her şeyin topraktan gelip, toprağa dönmesi... Her şey hareket noktasına geri dönmektedir. Sema ayinlerinde semazenler hayatın çemberinde dönerek, akla yücelip nefislerini terk ederler. Hakk’ta yok olurlar. Olgunluğa erer ve kâmil bir insan olarak tekrar kulluğa dönerler. Kaynak: İnternet

-------------------------------------------

Gerçekten de Sema Ayini, bildiğimiz, alıştığımız dünyanın ötesindeki bir gerçekliğe açılan kapıdır ve dünyada kabul görmüş Sufilerin belki de en büyüklerinden biri olan Mevlâna’nın felsefesini yansıtır. Sema Ayini, Mevlâna’nın ölümünden sonra oğlu ve torunu tarafından kurallara bağlanmış ve bugünkü şeklini almıştır.

İşte Mevlâna ve Sema adlı 53 dakikalık bu belgesel program, Mevlâna’nın felsefesini ve bu felsefeye uygun olarak düzenlenmiş Sema Ayininin sembolik anlamını, Mevlâna’nın yaşam öyküsüne da atıflarda bulunarak elden geldiğince açık ve anlaşılır bir biçimde açıklamaktadır. Böylece seyirci, Mevlâna’nın felsefesi ve Sema Ayininin sembolojisinin yanı sıra tasavvuf hakkında da bilgi edinebilmektedir.

Mevlâna’ya ve İslam Sufizmine göre her insanın yüreğinde sır adı verilen bir şey saklıdır. Bu sır, Yunus Emre’nin “Bir ben vardır, bende benden içeri” dediği şeydir. Bu sır her insana verilmez. Bu sırra ancak uzun çabalar ve lütuf sayesinde ulaşılabilir.

Klasik Yunan uygarlığında Delfi Tapınağının girişinde yazılı bulunan “KENDİNİ TANI” ibaresinde kastedilen de bu yürekte gizli bulunan sırrı tanımaktır. Yoksa bildiğimiz anlamda insanın kendini psikolojik olarak tanıması değil.

Aralamaya, anlamaya çalıştığımız, adı üstünde bir sır. Bu sırra erenler var ama dilleri bağlı. Bağlı, çünkü bilinmeyeni biliyor hale geliyorlar ama bilinmeyeni, bilinmediği için anlatacak sözcük yok.
Mevlâna, belki de bunun için şiir, raks ve müziği seçti, anlatılamayanı, anlatabilmek için.

Mevlâna ve Sema adlı bu belgesel de, bu bilinmeyen kapıyı aralayıp Sema Ayini oluşturan Mevlâna’nın felsefesinin özüne inmeye çalışmaktadır.
Kaynak - Semra SANDER

-------------------------------------------

Semadan etkilenmeyen bir insan yoktur herhalde. Çünkü Mevlevilik konusunda en ufak bir bilgisi olmasa bile, semanın bambaşka bir dünyaya işaret ettiğini hemen sezinler.
Gerçekten de sema ve Mevlâna, bildiğimiz alıştığımız dünyanın ötesindeki bir gerçekliğe açılan kapıdır. İşte Mevlâna ve Sema adlı 50 dakikalık bu belgeselin amacı sözü edilen bu kapıyı aralamaya çalışmaktır.

Mevlâna ve İslam sufizmine göre her insanın yüreğinde “sır” adı verilen bir şey saklıdır. Bu sır, Yunus Emre’nin “ Bir ben vardır, bende benden içerü.” dediği şeydir. Bu sır her insana verilmez. Bu sırra ancak uzun çabalar ve lütuf sayesinde ulaşılabilir.
Hint felsefesi ve mistisizmi bu sırra Yüce Benlik, Gerçek Benlik ya da Atma adını vermiştir...

Klasik Yunan uygarlığında Delfi Tapınağının girişinde yazılı bulunan “ KENDİNİ TANI “ ibaresinde kastedilen de yürekte gizli bulunan bu sırrı tanımaktır. Yoksa bildiğimiz anlamda insanın kendini psikolojik olarak tanıması değil.

Tarih boyunca pek çok uygarlık, pek çok din, pek çok manevi öğreti ve felsefe, Musevilik ve Hıristiyanlığın bâtıni yönü ile İslam sufizmi hep bu içteki bilinmeyen beni bilinir kılmakla uğraşmıştır.

Aralamaya, anlamaya çalıştığımız, adı üstünde bir sır. Bu sırra erenler var ama dilleri bağlı. Bağlı çünkü bilinmeyeni biliyor hâle geliyorlar ama, bilinmeyeni, bilinmediği için, anlatacak sözcük yok.

Mevlâna, belki de bunun için şiir, raks ve müziği seçti; anlatılamayanı, anlatabilmek için. Ama bütün bunlardan önce yani Efendimiz anlamına gelen Mevlâna olmadan önce, Celâleddin-i Rumi olarak medresede ders, camide vaaz veren, eli öpülen, duası alınan, saygıdeğer, kanaatkâr bir sufi ve çok sevilen bir bilim adamıydı.

Mevlâna’ ya göre insanın evrimi henüz tamamlanmıştır. Çünkü insan, olgun, kâmil, mükemmel olmak üzere yaratılmıştır. İnsan-ı Kâmil olmak, insanın iyi, ahlaklı, yardımsever, sevgi dolu biri haline gelmesi demek değildir. Ego var olduğu sürece, bu niteliklere sahip olduğumuzu düşünmek tam anlamıyla kendini aldatmadır.

Zira ego, kendi bencil ve ivedi yararlarının ötesini görmekten acizdir. İnsan-ı Kâmil olmak demek, bilinen olumlu olumsuz bütün duygu, düşünce, eylem ve alışkanlıkların kısacası, insan olmanın bir yana bırakılıp yerini hiç tanınmayan, hiç bilinmeyen, egodan farklı bir bilincin, oluşumun, varlığın, özün almasıdır. Bu değişim insanın yüreğinde gizli olan sırrın yani ilahi ateşin, ışığın parlamasıyla başlar.

Bu, tam bir dönüşümdür. Zihnin kendisinde, beynin hücrelerinde ve bedenin atomlarında bile kendini gösteren bir değişimdir. Vücudun hafiflediği, saydamlaştığı, perdenin kalktığı, görüşün keskinleştiği, her şeyi gören, bilen, aynı anda her yerde var olabilen bir varlığa dönüşümdür bu.

Kısacası, insan bu dünyaya, bu evrene ait olmayan bir ruh yapısına sahiptir. Sufizme göre, insanın gerçek benliğini oluşturan bu ruh, bu evrene başka bir âlemden, ruhlar ve melekler âleminden derece derece inerek gelmiş ve bu evrene, bu dünyaya ait olan beden elbisesini giyerek görünür olmuştur.

Buraya ait olmayan ruhi varlığın ana yurdunu özlemesi çok doğaldır. Somut âlemde kendisini bedenle özdeşleştiren insanın mala, mülke, makama, şöhrete ve saltanata duyduğu özlemin arkasında aslında ayrılığın verdiği hasret vardır. Bu ayrılık acısı bir gün benliği, o kadar sarar, kucaklar ki, şikâyetten feryat figan ağlamaya başlar. Nasıl ağlamasın ki ayrıldığı yer Birliğin, Yüce Allahın katıdır. İşte ney, asıl vatanından ayrılan bu ruhun sembolüdür.

Mevlâna’nın ünlü Mesnevisi de bu yüzden; “Dinle Ney’den nasıl şikâyet etmekte” diye başlar. Ney, yanık, içli sesiyle Rabbine, ayrıldığı kamışlığa kavuşmanın özlemini dile getirir.
Ruhun Tanrı katını terk etmesinden sonra insan şekline girinceye kadar geçirdiği aşamalar, kamışın kamışlıktan koparılıp ney şekline girinceye kadar geçirdiği aşamalara benzer.

Allah tek hücrelisinden en karmaşık yaratığa kadar bütün varlıkları kendinden yarattı ama sadece insana kendi ruhundan üfledi. İşte neye üflenen nefes, bunu ifade eder. Neyin içi boştur ancak ona üfleyen birinin nefesi ile ses çıkarır. Neyin bir ucu açıkken öbür ucu müzisyenin ağzındadır. Müzisyen, eğer insan-ı kâmil olursa, açık uçtan duyulan ses Tanrının sesi olur.

İşte insan da bu ney gibi bir alettir. Ne zaman bir insan-ı kâmil' in, gerçek bir şeyhin eline geçerse o zaman insan gibi insan olur, nefsinden kurtularak boşalır, Tanrı' nın sesi, Tanrı' nın aynası olur, yükselişe geçip Rab’ bine kavuşur. Yani evrimini tamamlar.

İşte Sema töreni, İslam sufizminde Nur-u Muhammedî denen Yüce ruhun yaratılıp “Kün“ - “ol” emriyle başlayan iniş ve sonra da insan-ı kâmil olmaya doğru yükselişinin öyküsünü anlatır.

Varlığın başlangıçtaki birliğine, yüce ve sınırsız boşluğuna dönüşümünü gerçekleştirmiş olan Mevlâna da Zamanımızdan 700 yıl kadar önce, Konya'da Kuyumcular Çarşısında güpegündüz, herkesin önünde semaya durmuşken bütün sırların ortaya saçıldığı bir patlama yaşıyordu belki de.

Batıda Rumi olarak tanınan Mevlâna, yaşadığı sürece ne bir tarikat kurmuş ne de semayı bu günkü kuralları içine sokmuştur. O, ancak vecde girdiği zaman içinden geldiği gibi, hiç bir kurala uymadan döner, raks ederdi. Sema, onun için;

“Göklere giden bir yol, göklere açılan bir kapıydı Hayattan ölüme uçuş, ölümden ölümsüzlüğe kanatlanıştı.”

Mevlâna, dünyevi değerlerle nitelenen insanın hiçliğini şu birkaç kelime ile ne güzel ifade eder.

“ Hintli, Kıpçak ve Rum ülkesinin halkı
ve Habeşler!.
Hepsi de mezarlarında tek ve tıpkısı renkte,
ne de hoş yatarlar.”

Kısacası Mevlâna’nın hümanizması bildiğimiz, tanıdığımız insanın yüceltilmesi değildir. Nitekim, Mesnevisini okuyanlar O’nun sıradan insanlar için hiç de hoş sözler sarf etmediğini gayet iyi bilirler.

O, insanları, insan olduğu ya da topluma yaptığı katkılar için değil, her birinin yüreğinde gördüğü küçük ilahi ışık için seviyordu.

Mevlâna için insan, yüreğinde ilahi ışığı taşıdığı ve yüreğinin aynasında Tanrı’ yı yansıtabilen bir varlık olduğu için değerlidir.

“Sen ki o kutsal kitabın bir nüshasısın,
Yaratılıştaki sanatın aynasısın.
Ne dilersen kendinden dile, kendinde bul.
Ne ararsan, işte o sensin sen.”
Kaynak: TRT

1 Yorum:

yesari dedi ki... 17 Mayıs 2009 02:19  
Bu yorum yazar tarafından silindi.

Konuyla ilgili düşüncelerinizi ekleyin↓

― Lütfen konuya yönelik yorum yapınız.
― Blog'a yönelik yorumlarınızı " Blog Yorumları " sayfasına bırakınız...
― Google Hesabı olmayanlar Yorumlama Biçiminden Adı / URL'yi veya ANONİM seçerek yorum yapabilir...

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......