! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Şiirin ne olduğuna dair verilmeye çalışılan cevapların çabası hiç de göz ardı edilecek bir konu değildir. Hatta kendi başına bile bir alan oluşturmuştur diyebiliriz. Şiirin ne olduğuna dair verilen bu çabayı tanımlamaya çalışırsak: Ummanda damla olan şiir, hangi damladır? sorusuna cevap aramaya benzer ki bu damlayı göstermek takdir edersiniz ki mümkün değildir. Kimileri bu soruya ummanda daha balık bile olmadan cevap aramaya çalışır. Oysaki bilmez o ummanda balık olduktan sonra daha önünde "bir damla olmak" ve onun da ardından iki, üç, dört... olmak vardır.

Bu yazı, şiir'in ne'liği üzerine bir yazı olmadığından uzatmadan konuya gireyim. Mehmet Nuri Parmaksız beye ait okunası güzel bir yazıyla karşılaşınca katıldığım ve katılmadığım noktaları belirtmek istedim. Mehmet bey şiir adına araştırmalar yapan, yazılar ve programlar yapan bir şiir emekçisi. Aynı zamanda şiirleri ve bir de şiir kitabı bulunan biri.

Konumuz başlıktan da anlaşılacağı üzere şiirde ses ve ahengin önemi üzerine. Konuyla ilgili kanaatlerimi belirtmeden önce Mehmet beyin yazısını olduğu gibi veriyorum.
“Onlar ki kelâma can verirler” Şeyh Galip

Her şair az veya çok şiirin oluşumu ve teorisi üzerine bir şeyler söylemiş; ya da kendine göre bir şiir tanımı yapmıştır. Nedir şiir? Şiiri güzel kılan ve onun hafızalarımızdan silinmemesini sağlayan büyü, şiirin hangi öğesindedir? Mana da mı, ahenk de mi, ses de mi?...


Kleber Haedens, “Şiir tarif edilseydi, yüz türlü değil; bir türlü tarifi olurdu.” diyor. Hakikaten şiir hakkında yapılmış sayısız tanım, onu bu sözünde haklı çıkartıyor. Farabi, şiirde iki temel öğeden bahseder: “Sözcükler ve onların bir araya getirilişindeki esas.” Valery, “şiir, sesle anlamın birleşmesidir.” der. Platon, şiirin “büyülü bir söz” olduğunu düşünür. Batı kaynaklı olan tanımlar içersinde benim en çok beğendiğim tarif, Mallarme’ye aittir: “Şiir fikirlerle değil, kelimelerle yazılır.” Jean Cateau’nun, “şiir öyle bir dildir ki, başka bir dile çevrilemez” düşüncesi, bir anlamda Mallarme’yi destekler; çünkü her dilin kendi içinde bir musikisi ve sesi vardır, tercüme edilen şiirlerin aynı sesi ve ahengi, kelime ve ton olarak yakalaması söz konusu değildir.

Edebiyatımızda ise, A. Haşim şiiri “musiki ile söz arasında, sözden ziyâde musikiye yakın, ortaklaşa bir dil” olarak düşünür. Y. Kemal, şiirin “veznin sustuğu yerde başladığını” söyler. O. Veli ise, “şiiri, şiir yapan edâdır”der. Bu “edâ”dan neyi kastettiğini poetikasında açıklamaya çalışmışsa da, edânın, ahenk mi, ritim mi, şairin hissedişiyle ruhundan şiire kattığı ses mi olduğu belli değildir. C. Sıtkı için şiir “bir an için olsun aklımızdan geçirdiğimiz hayâllerin nağmesidir.” Edebiyatımız içersinde, şiirin ne olduğundan teorisine, tanımından konusu ve biçimine kadar en geniş açıklamayı, poetikasında N. Fazıl, yapmıştır. Onca teşbih ve derinlemesine tahlilden sonra, N. Fazıl’ın söylediği şu söz dikkate şayandır: “Arı, bal yapar ama balını izah edemez.”

Birbirinden farklı gibi görünen bütün şiir tanımlarının birçoğunda gördüğüm ortak nokta, şiirin bir nağme ve ses güzelliği olması yanında, açıklanamayan bir yönünün olmasıdır. Gerçi, N. Fazıl, bu balın izah edilemeyeceğini söylese de, dilim döndüğünce, bilgi ve birikimim el verdiğince bu sırrı açıklamaya çalışacağım.

1- Şiirdeki cazibenin, ses ve anlam arasındaki bütünlüğe bağlı olduğu inkâr edilmez bir gerçektir. Ses ve mana, beden ile ruh gibidir; yalnız şiirde aslolan ne konu, ne de manadır. İlk önce şiiri, C. Sıtkı’nın dediği gibi, bir “nağme” halinde duymasını ve dilimizin imkânlarını zorlayarak kelimeler arasında bir musiki oluşturmasını öğrenmeliyiz. Kelimeleri sırf manadan ibaret, cansız gibi düşünürsek bunu başaramayız; çünkü, şiiri kalıcı yapan fikirler değil, bu duygu, düşünce ve hayallerin söylenişi esnasında şairin seçtiği kelimeler arasında oluşturduğu musikidir. Burada, şiirin nesirden farklı olduğunu ve şiirde sesle beraber ahengin ve ritmin ön plana çıktığını söyleyebilirim. Bu konuda bakınız [1]
C. Sıtkı, Ziya Osman Saba’ya yazdığı bir mektupta ne diyor: “Şairin mesuliyeti ve şerefi sesle başlar, sesle biter. Yoksa kelimenin tek başına manasından beklenen güzellik, nesir hudutları içine girer. Var mı yok mu ses! Şiir madeni, güzellik hazinesi, şairin Pantheon’u “ses”tir.”

2- Şeklin önemsiz olduğunu düşünmek, şairlerin büyük şiirden uzaklaşmasına yol açar. Biçimden kastım, sadece vezin değildir; kafiye, durak, nakarat, redif ve ses oyunlarını bir bütün olarak düşünülmeli ve “ses” ile “musiki”ye ulaşmada bunları bir araç olarak görmeliyiz. Bilmem hiç düşündünüz mü? Neden bazı şairler tek bir vezne esir olurlar ve şiirlerini hep o vezinde yazarlar? Acaba şiir onlara hep aynı “nağme”de geldiğinden mi? Sanmıyorum, bu olsa olsa biraz tembellikten birazda bilgisizlik ve araştırmamaktan kaynaklanıyor. Bir ses düşünelim, bu ses en çok sevdiğimiz ses olsun; bu sesi devamlı duymak ve aynı ritimle tekrar etmek neden bizleri sıkmaz, bilemiyorum. Şiirin sesle bağlantısını çözebilsek, şair olmanın zorluğunu da anlarız. Bu şiir yolumuzun aydınlanmasını sağlar ve “büyük şiir” yolunda şansımız artar. Şairlerimiz, şunu net bir şekilde bilmeliler ki, şiirde bir vezne saplanıp kalma taassubu, şair için en büyük handikaptır. Oysaki Türkçemiz, hem kelime hem de ses olarak her üç vezinde de, mükemmeliyeti yakalayacağımız mısraları yazmamız açısından yeterlidir. Şiirde vezin meselesi bir tercih olsa da, keşke Y. Kemal, A. Haşim ve M. Akif’te, hece ve serbest tarzda şiirler yazsaydı diyorum. Aruzda mükemmel bir ses yakalamış bu şairlerimizi bir anlamda bu yönleriyle eksik buluyorum.

3- Şiirde ilhamın yerini çok büyütmemek lazım. İlham, şiire başlangıç için önemlidir; bilinmelidir ki [2]
her şiir vezniyle ve sesiyle doğar. Şair gerekli bilgi ve donanıma teknik açıdan sahip değilse, şiirin başlangıç hali içersindeki veznini duymayabilir ve şiirde ortaya koyacağı sesi doğru olarak telakki edemezse, şiirin kendi içindeki musikisini bozabilir. Şiirlerimize giydirmeye çalıştığımız elbise ne dar, ne de bol olmalı. Bu bahsettiğim özelliklere dikkat etmezsek, [3]
A. Nihat Asya’nın deyimiyle, “ilhama suikast” yapmış oluruz ve şiiri bu hale düşürmeye hiçbir şairin hakkı yoktur. Nağme halinde gelen şiire uygun vezni ve kelimeleri seçmeli; şiirlerimizde ses mevzunu her şeyin üstünde tutmalıyız. Özellikle bir veznin taassubu içersinde şiir yazanlar bilmelilerdir ki, geleceğin edebiyat tarihçileri tarafından tenkide uğrayacaklardır. Eğer gerçekten şair olmak için yola çıkmışsak, [4]
her vezin ve tarzda bunu ispatlayacak şiirler yazabilmeliyiz. Aslında,”Efendim, şu aruz şairidir, şu hecede iyidir” gibi yakıştırmaların hiçbir değeri yoktur, çünkü sanat, “tekniklerin yenilmesiyle” ortaya çıkar. Vezin, kafiye, kalıp ...vb gibi özellikler şiirde sesi ve musikiyi bulmamıza yardımcı öğelerdir. Şairlerin peşinde olmaları gereken “şiir” olmalı. Geleceğin şiirini yazmak istiyorsak yüz yıl sonrasının şiirini ve okuyucusunu da düşünmeliyiz. Hele hele serbest tarzda şiir yazmayanlar için isimlerinin gelecekte anılması pek de mümkün değildir. Devrimizin ve geleceğin- form açısından – estetiğinin, serbest şiirden yana olduğunu belirtmeliyim.

4- Baudlaire, “ilham, çalışmayla kardeştir” diyor. [5]
Bazı şairlerin şiirlerini ilhama tamamen teslim edip, o anda şiirlerini yazdıklarını ve sonra üzerinde hiçbir düzeltme yapmadıklarını ve bu özellikleriyle de övündüklerini gördükçe, hem o şairler hem de Türk şiiri adına üzülüyorum. [6]
Şiirde “demlenme” denen bir şey vardır ki, bundan bihaber olan şairlerin, arzulanan sese ve kemale ulaşamamış şiirlerini kitaplaştırmalarına şaşırıyorum. İlhamla gelen mısralar üzerinde oynamak sanki şiiri bozacakmış gibi bir yaklaşım içersine girmek, bunun şiirin doğasını bozacağını iddia etmek, gerçek şiirin ne olduğunu bilmeyişimizden ve cehaletimizden kaynaklanır. Bakınız bu konuda [7]
Y. Kemal ne diyor: “Ben evvelâ şiirin mevzuunu kalbimde muhafaza ederim. Sonra onu kelimelere dökerim. Bu kelime istifindeki ritme ahenge bakarım. Kelâm olunca şiir olur. Şiir söylemek lazımdır. Asıl şiir o zaman meydana gelir. Kelimelerin ianesi ile bazı mısralar yazılabilir. Fakat daha ileriye gidilmez.” Y. Kemal’in bazı şiirlerini onlarca yıl süren bir arayış ve çalışma içersinde yazdığını düşündüğüm zaman, “büyük şiir” yazabilmenin ve gerçekten şair olabilmenin ne kadar zor bir iş olduğunu anlarız diye düşünüyorum.

5- Paul Verlaine, şiir için [8]
“her şeyden önce musiki”der. Şiirin musiki ile bağlantısı inkâr edilmez bir gerçektir. İşte şiirlerimizdeki “ses” mevzuu bu yüzden bu kadar önemlidir. Bu konuda [9]
A. Haşim, “şiirde kelime, manasıyla değil telaffuzuyla bir değer ifade eder.”der. Aruzla kurulmuş şiirlerin, musiki açısından, diğer vezinlere göre daha şanslı olduğunu söyleyebilirim; çünkü aruzun kendi içinde bir musikisi vardır ve bu yüzden aruzlu şiirler, besteye daha yatkındır. Y. Kemal, şiirle musiki arasındaki bağ konusunda o kadar ileri gider ki, şiiri notası ve durakları belirli, nağmesi olan bestelenmiş bir musiki parçası ile eş değer tutar. Şiiri, güfteden önce bir besteye benzetir ve mısralarında nağme hissedilmeyen şiirleri sadece bir güfte olarak değerlendirir; bunların nesre ait olduğunu söyler. Onun şu sözleri dikkat çekicidir: “Şiir, nesirden bambaşka bir hüviyettedir. [10]Musikiden başka bir musikidir, diyeceğim. Yazılan ve okunan şiir çok iyi olsa bile, hâlis şiir olamaz. Şiirde nefes ve ses iki esaslı unsurdur. [11]
Mısranın ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa, yahut da ister en hafif perdeden olsun, ister İsrâfil’in Sûr’u kadar gür olsun, kulağı bir ses gibi doldurmazsa hâlis şiir değildir.”

6- Günümüz şairlerin çoğu, şiirlerinde manayı her şeyin üstünde tutuyorlar. Bu konuda onlara katılmam, söz konusu değil. Yanlış anlaşılmak istemem, manasız şiirden yana değilim; sadece şiirde manayı ikinci planda düşünüyorum yani sesin içinde. Bu söylediğimi, C. Sıtkı şu sözleriyle ne güzel açıklıyor: “Şiirde meali sesten ayrı düşünmek rakıda üzümü rakının lezzetinden ayrı düşünmeye benzer. Sökmez. Zaten mevzu mu, tem mi, meal mi, bütün bunlar ses içersinde- suda hidrojen ve oksijen gibi- vazifelerini yapmış, işlerini bitirmiş bulunuyorlar. Su içerken hidrojenden bahsetmek ne kadar tuhafsa, şiir okurken de mevzudan, tem’den vesaireden bahsetmek o derece gariptir. Bana öyle geliyor ki, bütün dünya edebiyatında çok şair yetiştiği halde, cins şairlerin azlığı bu şiir hakikatinin maalesef pek az kimseler tarafından anlaşılmış olmasıdır.”

7- Gerçek manada sesi yakalayamadığımız şiirlerin “büyük şiir” olmasını beklemek, beyhude bir hayaldir. Özellikle serbest şiirde ahengi ve sesi yakalamak oldukça zordur. Y. Kemal’in bahsettiği derûni ahenk meselesini serbest yazdığımız şiirlerde sağlayamazsak, çabalarımız boşa gidebilir. Valery, “şiir bitmez” der. Şiir üzerine söylenmiş her düşünce ve yorumu, mantık süzgecimizden geçirmeli ve kendimize göre bir yol seçmeliyiz; yalnız kabulümüzün içinde “ses” öğesi mutlaka olmalıdır. Araştıran, okuyan ve şiiri sorgulayan şairlerin başarıya ulaşması kaçınılmazdır; bu uğurda herkese başarılar diliyorum.
Mehmet Nuri Parmaksız


Yazının bağlantısı: Dergibi
Sitesi: www.mehmetnuriparmaksiz.com


( Yazı başlığı yazarın kendisine aittir. Blogda yayınlanması için yazardan izin alınmıştır. )


--------------------------------------------------------------------------------------------------------

İlkin böyle güzel ve tespitlerle dolu bir yazı yazdığı için Mehmet beye teşekkür ediyor, yazıyla ilgili katıldığım ve katılmadığım noktaları belirtmek istiyorum.


[1]
C. Sıtkı, Ziya Osman Saba’ya yazdığı bir mektupta “Şairin mesuliyeti ve şerefi sesle başlar, sesle biter."
Kanımca burada ilk anlamıyla bilinen sesi değil de şairin diğer şairlerden ayrıldığı hitap biçiminin, duruş noktasının, sesinin geldiği yerin önemi üzerine bir vurgu yapılmak istiyor. Yoksa C. Sıtkı’nın, sesi önceleyip diğer unsurları bu denli gerileyen bir duruş çizdiğini pek düşünmüyorum.
( Pantheon: Panthéon, Paris, pek çok Fransız entelektüelinin gömülü olduğu anıt mezar.)



[2]
...her şiir vezniyle ve sesiyle doğar.
Böyle bir genelleme vezinsiz ama sesi olan pek çok şiiri alan dışı bırakabilir. Özellikle Birinci Yeni ve İkinci Yeni şair ve şiirlerini de kapsar bu.




[3]
A. Nihat Asya’nın deyimiyle, “ilhama suikast” yapmış oluruz ve şiiri bu hale düşürmeye hiçbir şairin hakkı yoktur. Nağme halinde gelen şiire uygun vezni ve kelimeleri seçmeli; şiirlerimizde ses mevzunu her şeyin üstünde tutmalıyız.
2. eleştirime bağlı olarak da ses mevzunu her şeyin üstünde tutmalıyız
böyle bir üstünde tutmayı da pek benimseyemeyeceğim.
Ses de nihayetinde has şiirin bir aracından öte ya da üstünde bir unsur değildir.



[4]
her vezin ve tarzda bunu ispatlayacak şiirler yazabilmeliyiz.
Böyle bir kural mahiyetinde zorlama, şair olacak kişiyi şiir üreten bir fabrika gibi algılamamıza sebep olabilir. Şair denilen varlık her ölçü ve tarzda bir şey yaşamamıştır. Kaldı ki yaşamış olsa bile bunu şiirine illâki aktaracak, taşıyacak diye de bir zorunluluk olamaz. Üstelik bence şiir bir şeyi veya bir kuralı yapabiliyor olmayı kanıtlamak için yazılmaz. Var olacak ve yarına kalacak olan şiir gelmişse yazılır. Aksi hâlde yarına şiir bırakmak içinde şiir yazılmaz. Has şiirlerin hepsi de ilkin yaşanmış sonrasında da yazılmış şiirlerdir. Fiili olarak yaşanmamış bile olsa düşünce veya kalp boyutunda muhakkak varlık karşılığı vardır.
(Buna bağlı olarak [7]. eleştiride Y.Kemal'in söyledikleri bu konuya farklı bir açıklama sayılabilir.)



[5]
Bazı şairlerin şiirlerini ilhama tamamen teslim edip, o anda şiirlerini yazdıklarını ve sonra üzerinde hiçbir düzeltme yapmadıklarını ve bu özellikleriyle de övündüklerini gördükçe, hem o şairler hem de Türk şiiri adına üzülüyorum.
Madem şiiri suya/ummana benzettik, ilham ile ilgili görüşünüze şöyle bir benzetme yapayım. Şair bulduğu suyu ne kadar duru/saf bulmuşsa onu sonradan daha saf bir hâle getirmeye çalışırken yapacağı ekleme ve çıkarmalarla o saf suyu daha çok kirletebilir. Dış dünyadan içe akan saf şiir, içten dışarı çıkarken zaten bozularak çıkar. Bu röprodüksiyonla aynı mantıktadır. Madem biz dış dünyadan aldıklarımızla içte inşa ettiğimiz şiir dünyasında, harmanlayıp tekrar dışarı çıkarıyoruz, o zaman bu saf suyu elbette mümkün mertebe bozmamaya/değiştirmemeye özen göstermeliyiz. Aksi halde yapaylık konusu çıkar ortaya. Ne mutlu ki şiiri ilk çıktığı gibi has(iyi şiir) ve saf kalana ve iyi olan şiir ve şairlerine... Yok dediğiniz gibi dışarı çıkan şiirde pürüzler varsa, bu sonradan küçük müdahalelerle düzeltilmeli ve bu düzeltmeler de şiirin çıkış zamanındaki duygusunu/yaşanmışlığını bozmayacak-değiştirmeyecek düzeyde olmalı. Yoksa oturup yeniden başka bir şiir yazmak daha makul olacaktır.

Günümüzde böyle has şiirler yazan şair çok azdır. Çünkü şimdiki zaman, insanın(dolayısıyla da şairin) önce içini kirletmiş, değiştirmiş sonrasında da ister istemez dışarı aktarılan ürünleri-eserleri kirletmeyi zaman içinde başarmıştır. İşte iyi şairler, insanlar, sanatçılar bu yüzden hâlâ var ve olmaya da devam edecektir. Bu kirliliği en alt düzeyde tutmak için.



[6]
Şiirde “demlenme” denen bir şey vardır ki, bundan bihaber olan şairlerin, arzulanan sese ve kemale ulaşamamış şiirlerini kitaplaştırmalarına şaşırıyorum.
Bu söylediklerinize tamamen katılıyorum. Böyle bir demlenme elbette şart. Dem'i, iyi bir "süzgeç sahibi olma" diye tanımlamak istiyorum. Bu süzgeç bize hem kendimizin hem de başkalarının şiirleri için yetkin değerlendirme olanağı sunacaktır.



[7]
Y. Kemal ne diyor: “Ben evvelâ şiirin mevzuunu kalbimde muhafaza ederim. Sonra onu kelimelere dökerim. Bu kelime istifindeki ritme ahenge bakarım. Kelâm olunca şiir olur. ... Asıl şiir o zaman meydana gelir.
Bence burada ilhamla ilgili mevzudan ziyade has bir şiirin oluşum sürecinden bahsedilmektedir ve yine şöyle bir vurgu söz konusudur: İlham gelir gelmez ben öyle hemen şiir yazmam. Onu önce bi güzel içimde tavlarım, ritme ahenge bakarım
yani o şiiri önce içimde yazarım sonra dışarı çıkma vakti geldiğinde işte, asıl şiir o zaman meydana gelir.



[8]
“her şeyden önce musiki”
Paul Verlain'nin bu söylemine elbette katılamayacağım. Tabiî ki sizin de dediğiniz gibi bu ilişki inkâr edilemez ama bir şeyin de üstünde tutulamaz. Şiiri musikiyle eş tutan ya da musikisini önceleyenler gidip beste yapsın o vakit. En azından musikiye bir katkıları olur(herhâlde). İçine, özüne inilemediğinde işte böyle bize görünen ya da gelen sesiyle ölçmeğe, tarif etmeğe çalışırız. Oysa şiirin o açıklanamayan noktası derinde sesten, mânadan, biçimden, renkten arınmış bir formla durur(Burada geçen form'u, biçim’le karıştırmamak lâzım.).



[9]
A. Haşim, “şiirde kelime, manasıyla değil telaffuzuyla bir değer ifade eder.”
İşte bu söylem hayli doğrudur. Bu söylem, şiirin dışında kalan telaffuzlar
için de bir gönderme yapar. Normal konuşma dilinde bile iki kişinden birinin çiçek
demesini tercih ediyorsak, işte burada denildiği gibi telaffuzun
önemi ön plânada oldu içindir.



[10]
Musikiden başka bir musikidir.
Evet ama nihayetinde musiki değildir. Kastedilen mânanın dışında bir musiki vardır, o da şiire has musikisidir.(Müziği de içinde barındıran musiki.)



[11]
Mısranın ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa...
Y.Kemal burada metafor oluşturmaktan bahsediyor bence. Mısranın, dizenin gerçeklikle olan bağının, ne boyutta olması gerektiğinden. Bu da şiirde kısmen olası bir durumdur fakat genellemek, gel gör beni aşk neyledi
gibi ayakları yere tam basan bu söylemi bir çırpıda siler.
Bunlar dışından diğer tüm söylenenlere ve söylediklerinize aynen katılıyorum.


C.Sıtkı’nın meal ve ses benzetmesinde, rakı ve üzüm benzetmesi bu unsurların birbirini öncelememesi gerektiğine çok güzel bir örnektir.

Y.Kemâl’i severim, pek çok şaire oranla daha iyi bir miras(şiir) bırakmıştır ama şiiri, güfteden önce bir besteye benzetmesini pek onayladığımı söyleyemeyeceğim. Burada güfteyi öncelediğimi de îmâ etmiyorum. İllâ bir önceleme yapılacaksa bu, şiirin ham maddesinden başka bir unsur değildir. Şairin malzemesi duygudur. Şair duymadığı, duyumsayamadığı hiçbir şeyi anlatamaz, kelimelere taşıyamaz… ki kelimesi varsa duygusu da vardır fakat duygusu varsa kelimesi de vardır anlamına gelmez. Bu sebeple hissettiğimiz, duyumsadığım her şeyi kelimelere taşıyamayız, dökemeyiz. Faraza şiirde bir duyguyu, durumu hangi kelimeyle anlatmak, o doğru kelimeyi seçmek(ses, ahenk, imge, yan anlam vb. bakımından) bu nedenle pek ağdalı bir süreçtir. O doğru kelime ateş gibidir, yaklaştıkça yakar şairi; kimi zaman da bir serinliktir. Zaten yanık olan bağrı tüm imgesiyle kuşatmayı bekler. Özellikle bazı durumlar doğru kelimenin hangisi olduğu konusunda, durum sahibini hayli zorlar. Kişi örneğin “acı” çekmektedir fakat acının kırk türlü hâli ve karşılığı vardır. Istırap, eziyet, kahır, üzüntü, azap, sıkıntı, hayıf, hüsran, ezinç, çile, elem, fütur, melâl, keder, teessür…vs. işte bunlardan hangisi en doğru sese, biçime, ahenge, imgeye sahipse odur. Bazen de bunların da dışında bir durum ve karşılık söz konusudur. Tıpkı:

………
*Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

sıkışmışlığı/anlatılamazlığı işte buradan gelir.

Nihayetinde şiirin tadı ve sırrı, sınırsız bir alanda bize sunduğu bağlam zenginliğinden geliyor bence. Peki bunun aracı nedir? Elbette duygu ve bu duygulara denk gelen kelimelerdir! Kelimeler ve duyumsamalar malzemelerdir, bu malzemeleri de en iyi şekilde harmanlayan, seçen, tadını veren de tabiî ki de şairin kendisi. Farabi’nin dediği gibi “Sözcükler ve onların bir araya getirilişindeki esas.” İşte bu esası lâyıkıyla yerine getirebilenler şair geri kalanları ise okuyucu oluyorlar.

Şeyh Galip‘in dediği gibi bu bir “can verme” işidir. Bu can verme işi kurulan bağlamlarla olur ve bu canın ruhu da, şiire neşredilen durumlar, olaylar, duygular… ve bunların bağlamlarıdır. Demek ki sesinden, manasından, biçiminden ve ahenginden önce duygusu/yaşanmışlığı olacak!

Madem şiirde buraya kadar olan unsurlar(duygusu, sesi, imgesi, ritmi...) hepsi bir araç, o zaman şiirin amaç ne? O da işte şiirden duyduğumuz lezzetten/iletişimden başka bir şey değildir. Şairin mecburudur şiir. Başka türlü anlatamaz çünkü. İçte birikeni anlatma, aktarma ve paylaşma isteğidir amaç; aracı ise kelimeler, bağlamlar, sözler vs. yani şiir, şiir şiirdir.

Peki benim, şiirde ses tespitim nedir diye soracak olursanız!
İnsanda ses neyse, neye yarıyorsa şiirde de ses odur.

Bahsi geçen “bağlam” kavramının önemi üzerine bu yazı okunabilir.


----------------------------
*Orhan Veli Kanık

0 Yorum:

Konuyla ilgili düşüncelerinizi ekleyin↓

― Lütfen konuya yönelik yorum yapınız.
― Blog'a yönelik yorumlarınızı " Blog Yorumları " sayfasına bırakınız...
― Google Hesabı olmayanlar Yorumlama Biçiminden Adı / URL'yi veya ANONİM seçerek yorum yapabilir...

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......