! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Nevzat Çelik
"Şiir tamamlandıktan sonra şairin elinden çıkar. Şairin elinden çıkabilmesi için de şairin ona yabancılaşması gerekir. Artık ona hiçbir şey yapamaz hale gelir. Dolayısıyla o şiir bitmiştir. Bittikten sonra da şair, o şiirle ilişkisini okur olarak kurar. Yine okurun ondan aldığı haz ve tadları şair de alır. Çünkü şiir organiktir, yaşayan bir şeydir."

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın son grup toplantısında bazı dizelerini okuduğu 'Şafak Türküsü'nün şairi Nevzat Çelik, Cihan Haber Ajansı'na (Cihan) konuştu. 12 Eylül'ün toplumun üzerinden bir buldozer gibi geçtiğini söyleyen Çelik, "Şafak Türküsü'nü 22 yaşında Metris Cezaevi'nde yazmaya başladım, Sağmacılar Cezaevinde bitirdim. Binlerce on binlerce insan cezaevinde binlerce kişi idamla yargılanıyor. Sürekli baskı ve işkence var, açlık grevleri var. Her an ölümler oluyor. Çok yakıcı ve sert bir dönemde 'hayır' diyebilen; Umudu söyleyebilen bir şiirdi. " dedi. Cezaevi yıllarından sonra Şafak Türküsü kitabı ile ilgili düzenlediği imza günlerine ilginin çok yoğun olduğunu belirten Çelik, şiirin toplumda ortak bir yaraya parmak bastığını belirterek, "Cezaevinden çıktıktan sonra yoğun imza günleri oldu. Ben o imza günlerinde türbanlı kızları da görüyordum, üniformalı askerleri de görüyordum. İmza alabilmek için saatlerce bekliyorlardı. Bu da şiirin başarısıydı." ifadelerini kullandı.

12 Eylül'de hayatın baharında 20 yaşında bir üniversite öğrencisiyken tutuklanıp Dev-Sol davasında idam istemiyle yargılandınız. Hakkınızdaki iddianamede idamı gerektirecek hangi hususlar vardı?
"12 Eylül gelmeden önce 1980'de Mart ayında tutuklandım. Kimi eylemlerde benim olduğum ifade edildi. O eylemleri yaptığı iddia edilen de Devrimci Sol Örgütü'ydü. Bu ifadeleri kabul etmememe rağmen tutuklandım ve ilişkide olmadığım bir örgütün eylemlerinden ötürü yargılandım. Benim ilişkilenmediğim ve içinde olmadığım bir takım yaralama öldürme eylemleri vardı. İşin komik tarafı mahallemdeki bir vatandaşı öldürmekle suçlandım. Düşünebiliyor musunuz? Kendi mahallenizdeki bir kişiyi tutup öldürüyorsunuz ve ondan sonra dolaşıyorsunuz. Böyle bir şey yok. Aptalca iddialardı. 12 Eylül'den itibaren toplu davalar açılmaya başlandı, ilk toplu davalardan bir tanesi de Dev-Sol ana davasıydı. Ben de orada 82. sanık olarak gösterildim ve idamım istendi."

Kaç yıl cezaevinde kaldınız?
8 yıl.

Şiirlerinizin gönlünüzden satırlara dökülmesi cezaevi dönemine mi denk geliyor?
"Şiirlere olan ilgim cezaevi öncesinden vardı. Benim kuşağımdaki arkadaşlarım edebiyatla da ilgiliydi. Kavramsal kitaplarla da ilgiliydi. Biz 14 yaşlarında da şiirler okurduk. Bir şiiri 20'li yaşlardan itibaren yazabilirsiniz. Şiiri şiir olarak yazabilmek 14 yaşında mümkün değildir. Dolayısıyla ben 19 yaşında cezaevine düştüm. O döneme denk gelmesi yaş ile ilgili bir şey. Cezaevinde olmasam da şiirle buluşurdum. Cezaevi koşulları daha farklı bir şey. Sizin kendinize erken dönmenizi de sağlıyor. Bir taraftan müthiş baskı ve işkence koşulları, bir taraftan akıl sağlığınızı ruh sağlığınızı yitirmeden o koşullarda yaşama tutunabilmek diye bir derdiniz vardı. Dolayısıyla bur şiir edebiyat bunun için de çok önemliydi. Benim için çok önemli bir tutanak oldu şiir. Akıl, ruh belki de beden sağlığı açısından kendimi koruyabilmemi sağlayan bir şeydi şiir."

Şafak Türküsü'nü ne zaman ve nerede yazdınız?
"Şafak Türküsü şiirini bitirmemle beraber aslında Şafak Türküsü dosyasını da bitirmiş oldum ben. Şafak Türküsü kitap olarak 1984'de Akademi Kitapevleri Ödülü'nü kazanarak yayınlandı ve yayınlanır. Yayınlandığında da ilk kez bir şiir kitabı liste başı oldu. O da Şafak Türküsü'dür. Şafak Türküsü'nün şiir olarak yazılma süreci 1983 Mayıs-Ekim arasında olmuştur. O dönemde ben Metris'teydim. 16-18 kişilik koğuşlarda kalıyorduk. Daha sonra oradan Sağmacılar özel tip cezaevine naklettiler. Üçer kişilik hücrelerden oluşuyordu. Dolayısıyla Metris'te başlayan Şafak Türküsü'nün yazılma süreci Sağmacılar özel tip cezaevinde tamamlandı."


12 EYLÜL TOPLUMUN ÜZERİNDEN BULDOZER GİBİ GEÇTİ"

Şafak Türküsü'ne sizi hangi duygular sürükledi?
"Şiir tamamlandıktan sonra şairin elinden çıkar. Şairin elinden çıkabilmesi için de şairin ona yabancılaşması gerekir. Artık ona hiçbir şey yapamaz hale gelir. Dolayısıyla o şiir bitmiştir. Bittikten sonra da şair, o şiirle ilişkisini okur olarak kurar. Yine okurun ondan aldığı haz ve tadları şair de alır. Çünkü şiir organiktir, yaşayan bir şeydir. Yazıldığı gibi kalmaz. Okuyanın bilgi düzeyine, yaşantısına, hayata bakışına göre sürekli zenginleşir. Bakan göz değiştikçe şiir de zenginleşir ve değişir. Bu anlamda okur olarak zaman zaman okuyorum. Ahmet Kaya söylerken, ya da bir başka arkadaşımız söylerken karşılaşıyorum. 23 yaşında çok zor koşullar yaşanırken, yasaklar ve işkenceler altında yaşanırken bu kadar bağırmadan slogan atmadan evrensel olanı yakalayabilmiş olmasını açıkçası çok başarılı buluyorum. Kendimi tebrik ediyorum. Çok daha sert şeyler yazabilirdim. O sadece anneye, sevgiliye yazılan bir mektup değildi. O herkesin alabileceği kucaklayabileceği bir şiirdi ve öyle de oldu. Bunu sağcısı da okudu, bunu türbanlısı da okudu, bunu üniformalı askerler de okudu. Cezaevinden çıktıktan sonra yoğun imza günleri oldu. Ben o imza günlerinde türbanlı kızları da görüyordum, üniformalı askerleri de görüyordum. İmza alabilmek için saatlerce bekliyorlardı. Bu da şiirin başarısıydı."

Şafak Türküsü'ne farklı kesimlerin ilgi duyduğunu söylediniz. Sizce bu farklılıkları buluşturan ortak duygu neydi şiirinizdeki?
"12 Eylül üç beş kişi ile sınırlı değildi. Bütün toplumun üzerinden buldozer gibi geçti. Ben o ilk demecimde 'Bir çağ yangını vardı, ben o yangınının tam ortasında yananları atlatmaya çalıştım şiirimde delmiştim." Bir idam olgusu var, bir anne olgusu var. Binlerce on binlerce insan cezaevinde; binlerce kişi idamla yargılanıyor. Sürekli baskı ve işkence var, açlık grevleri var. Her an ölümler oluyor. Bu koşullarda anneler mutfaklarından tarlalarından çıkıp, günlerce evlerine gitmeden cezaevleri kapılarında sıkıyönetim komutanlıklarının kapılarında dayaklar yediler. İki temel olguyu işliyordu; anne ve idam olgusunu işliyordu şiir. Çok yakıcı ve sert bir dönemde 'hayır' diyebilen. Umudu söyleyebilen bir şiirdi. İlk bölümünde umudu işaret eder. 'Ağlama' der, 'Saçlarına yıldız düşmüş koparma' der. Dolayısıyla bu senin de ruhuna hitap ediyor. Başkasının da ruhuna hitap ediyor."

Şafak Türküsü merhum Ahmet Kaya'nın sesiyle geniş kitlelere ulaştı. Uzun süre dillerden düşmedi. Teklif Ahmet Kaya'dan mı gelmişti?
"O zamanlarda biz cezaevinde yasaklar altında yaşıyorduk. Dolayısıyla o dönemde görüşler yasaktı. Bana böyle bir şeyi teklif etmesi fiziki olarak da mümkün değildi. Bildiğim şey böyle bir şey yapılıyor: O sırada benim bir arkadaşım diyor ki, 'Bu insanın annesi var, babası var, kardeşleri var, izin alın.' Şuan ki oturduğumuz apartmana geliyorlar ve böyle bir şeye karar veriyorlar. Ben bir buçuk yıl sonra dinleyebildim. Ahmet Kaya da o sıralar parlak bir kimse değildi. 'Şafak Türküsü' ile patlıyor, eli güçleniyor."

"AHMET KAYA ŞAFAK TÜRKÜSÜ İÇİN 500 LİRA TELİF ÖDEDİ"

Ahmet Kaya'dan şiirinizin telifini almış mıydınız?
Evet, çok küçük bir rakamdı.

Kaç lira telif aldınız?
Telif bugünün parası ile 400-500 Lira alınmış.

Şiirlerinizde cezaevi döneminin izlerini, hüznünü görüyoruz. Ne tür uygulamalara maruz kaldınız orada?
"Her türlü uygulamaya maruz kaldık. Şöyle düşünün: Cezaevindesiniz; askerler iktidarda. Ağızlarından çıkan her söz bir emir yasa halinde. İstedikleri gibi asabiliyorlar. Hatta Kenan Evren, 'Asmayıp da besleyecek miyiz?' dedi. Bilinen bir sözdü. Her şey yasak. Sizi sürekli teslim almak istiyorlar. Asker olarak görüyor ve askeri yaptırımlar uygulamak istiyorlar. Hazır olda durmanızı istiyorlar. Sürekli bir asker gibi İstiklal Marşı okutmak istiyorlar; uygun adım yürütmek istiyorlar. Tek tip elbise giydirmek istiyorlar, siz de bunlara 'hayır' diyorsunuz. Onun dışında görüş hakkınız var, avukat hakkınız var, banyo hakkınız, kitap okuma hakkınız var. Bunları istiyorsunuz bunları vermiyorlar. O zaman direnmek zorunda kalıyorsunuz. Açlık grevleri buradan çıktı. Durup dururken çıkmadı. Açlık grevi en dehşet verici eylemdir. Bir insanın kendisine yapabileceği en acı verici eylemdir. Yaşanan koşullar o kadar berbattı ki biz bunları yapmak zorunda kaldık. Bir kere değil, iki kere değil onlarca gün açlık grevi yapıldı. Benim şiirler kitaplar çıkmaya başladıktan sonra işim daha da zorlaştı. İki yıl boyunca bir tane mektup alamadım. Sırf bunun için 22 gün açlık grevi yapmak zorunda kaldım 1987 Nisan ayında."

Şiirlerinizde yıldızlara çok vurgu yapıyorsunuz. Yıldız, umudumu mu, özgürlüğü mü, masumiyeti mi temsil ediyor şirinizde? "Özel anlamlar yüklememek lazım. Yeri ve zamanı geldiğinde o şiirde bir anlam ifade eder."

Başbakan Erdoğan Şafak Türküsü'nden mısralar okuduğunda ne hissettiniz? "Şiirin kendisi bana bir şeyler hissettiriyor da... Değişik bir duygu; ama bunu olumlu olumsuz gibi bir yerden tanımlamak zor. Orada Başbakan şiir okuyor. Haberlerde de alta Ahmet Kaya'nın sesini veriyorlar, klip oluşturuyorlar. Yabancılaşıyorsunuz. 'Bu benim şiirimiydi' diye çok tanımlayamıyorsunuz. Okuyarak çok hayırlı bir şey yapmadı. Bana sorunlar getirmeye başladı. Bir Başbakan'ın şiir okuması öncelikle iyi bir şey. Bağlamından koparıp baktığımızda şiire vurgu yapması iyi bir şey olarak görünüyor. Fakat bağlamı içerisine baktığımız zaman o şiir şiir olmaktan çıkıyor, bir başka amaca yönelik bir araç haline geldiğini ve getirildiğini duyuyorsunuz. Böyle bir yerden baktığında bu hoş durmuyor açıkçası."

"ŞAFAK TÜRKÜSÜ'NÜN REFERANDUM KAMPANYASINDA KULLANILACAĞINI SANMIYORUM"

AK Parti'nin referandum kampanyasında 'Şafak Türküsü'nü kullanacağı ifade ediliyor. Ne düşünüyorsunuz? "Bana böyle bir şey gelmedi. Gülten Kaya ile de konuştum. Ona da giden bir şey yok. Dolayısıyla ancak iki kişinin buna evet demesi ile olacak bir şey bu. Bu niye böyle bir şey var onu bilmiyorum. Bir deli kuyuya bir taş atıyor, kırk akıllı çıkaramıyor. Benim şimdiden canım sıkılmaya başladı. Bir sürü mesajlar geliyor, telefonlar geliyor. Buna yanıt vermek de çok saçma. Olmayan bir şeye yanıt vermek de saçma. Olduğunu da sanmıyorum. Olacağını da sanmıyorum."

Referandum öncesinde 'Evet- Hayır' tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? "Referandumda katılımın düşük olacağını düşünüyorum. Yüzde 60 olursa büyük katılım olur. Dolayısıyla boşa harcanmış bir zaman olacak. Evet-Hayır ile aklımı vicdanımı sıkıştırmak istemiyorum. Ben bunun dışındayım. Sandığa gitmeyi düşünmüyorum. Oy kullanmayacağım. Gündemi takip ediyorum .Bana yeni bir şey söylemiyorlar. Seçim barajını neden indirmiyorlar?"

Anayasa paketinin içeriğini nasıl değerlendiriyorsunuz? "Yaş kararları ile ilgili değişiklikler doğru bir şey; ama paketin içinde birbirleri ile alakası olmayan o kadar çok şey var ki. Sadece 12 Eylül ile hesaplaşma adına bir referandum yapılabilirdi. Gerçekten 15. madde kaldırılacak, hesap sorulacak gibi paketle bana gelmiş olsalardı, emin olun ki yüzde 80 gibi bir şeyle evet alırdı."
Kaynak: Cihan Haber Ajansı



Şafak Türküsü

1
Beni burada arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne
Ağlama

Kaç zamandır yüzüm tıraşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim
Kulağım kirişte
Ölümü özledim anne
Yaşamak isterken delice

2
Bugün görüş günü
Günlerden salı
Islak
Sarı bir yağmur
Ülkemin neresine bakarsa ay
Orada yitik bir anne ağlıyor
Sen aralıyorsun yağmuru
Acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini
Sonra bir umut koşuyorsun
Yüreğin avcunda
ısırırken
çırpıntı gözlerini
(ah verebilseydim keşke
yüreği avcunda koşan
herbir anneye
tepeden tırnağa oğula
ve kıza kesmiş
bir ülkeyi armağan
koşma anne
birdenbire batacak olan
düş denizinde yarattığın umut sandalıdır
oysa benim için gece
ışık hızıyla koşan
kısa ve soğuk bir zamandır
bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak
uykusuz
yorgun
ve korkak

3
sanırım baytardı
yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken
ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor
boşver hipokrat amca
üzülme ne olur
sen de anne
sen de üzülme
hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi
ciğerlerimde yırtılan bir çığlıkla hazır beklediğim
ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim
korkak kahraman gecelerimi
düşlerimle sınırsız
diretmişliğimle genç
şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine
usulca açılıverdi
yanağımda tomurcuk

pir sultan'ı düşün anne
şeyh bedrettin'i
börklüce'yi
torlak kemal'i düşün anne
hala kanaması nedendir faşizmin göğsünde
utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yasının
onsekizinde ölümüne pervasız yürüyen
ince bilekli çıplak ayaklı tanya'nın
deniz'i düşün anne
her mayıs şafağında uzun
uzun döverken darağaçlarını
ve o şafaktan doğma
onbir yaşını çiğneyip yürüyen çocukları
insanları düşün anne
düşün ki yüreğin sallansın
düşün ki o an
güneşli güzel günlere inanan
mutlu bir yusufçuk havalansın

4
sıcak omuzlar değerken omzuma
buz üstünde yürüdüm yıllar boyu
bayraklar ve türkülerle
kopunca memelerinden o mükemmel yaşama

kurşunlar sıktılar alnıma
açık alanlarda ağır
kartalların konup kalktığı
yalçın kayalardan biriydim
ölüp dirildim yeniden
güneşli güneşsiz akşamlarda

mutlu yarınlar adına
özgürlük adına ekmek adına
üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin
dirilip dönmesin diye hiroşimalar
tahtadan atların boynuna çıplak
ölümlerle yatmasın diye çocuklar
aç gözlerle bakmasın diye çocuklar
kardeşlik adına
havadaki kuş denizdeki balık adına
yürüdüm yıllar boyu

dönüp bakmadım arkama
ıraktı gözlerim cok ırak
izim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda
kalsa da silinir gider
yalnızca bir ağıt gibi çakılır
ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer

5
tören adımlarıyla ölmek
ne garip şey anne
kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum
bütün gözler üstümde

sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun
masa üstünde üşüyen bir sigara
yanında küçücük bir cam bardak
içinde rengi bu gecenin
cılız titrek bir kibrit
kağıt kalem
sandalye
geride flu
yağlı
büküm büküm bir ip
ve çingene kuralına uygun
değişmez dekoru mudur
idam mahkumunun

6
kırılacak cammışım gibi davranıyorlar
yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün
oysa birazdan boynumu kıracaklar
pul pul dökülecek yaz sivası eylül'ün

ben ölümü asıl az ötede titreyen
çingenenin kara kıllı ellerinde gördüm
anladım ki küllenen sigaradır
soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm

yani benim güzel annem
alacaşafağında ülkemin
yıldız uçurmak varken
oturup yıldızlar içinde
kendi buruk kanımı içtim

7
ne garip duygu şu ölmek
öptüğüm kızlar geliyor aklıma
bir açıklaması vardır elbet
giderken darağacına

8
geride
masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem
bağışla beni güzel annem
oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana
elleri değsin istemedim
gözleri değsin istemedim
ağlayıp koklayacaktın
belki bir ömür taşıyacaktın koynunda

usul adımlarla yürüdüm ömrümü
karşımda kurum kurum-laşan darağacı
(tarlakuşu korkmaz ki korkuluktan
ökse de olsa dört bir yanı)
birdenbire acıdı boynum
gelecekler var birbiri ardınca genç
yakışıklı

ne olur işçi kadınım
az yumuşak dik
şu kefenin yakasını

9
yaşamak ağrısı asıldı boynuma
oysa türkü tadında yaşamak isterdim
çiçekleri kokmak ırmakları akmak
yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak
su başlarında aylak sektirmek kavalımı
sonra bir çocuğun afacan bacaklarında
anavarca kayalıklarına tırmanmak isterdim
o güzel günleri görenler arasında
bir soluk ben de yaşamak isterdim
bir de luvr müzesinde seyretmek gizliden
öperken siya-u jakond'u tebessümünden
işte o an saçlarından yakalamak dolunayı
bir de yirmibeş kilometreden görebilmek
nazım'in gözleriyle pırıl pırıl moskova'yı

ölmek ne garip şey anne
bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
sedef kakmalı bir kutu içinde
vermek isterdim çocukların ellerine
sonra
sonra benim güzel annem
damdan düşer gibi
vurulmak isterdim bir kıza

10
künyemi okudular
suçumuz malum

gecenin kıyısında durmuşum
kefenin cebi yok
koynuma yıldız doldurmuşum
koşun çocuklar çocuklar koşun
sabah üstüme
üstüme geliyor
yanlış mı duydum yoksa
erkenci bir horoz mu ötüyor
keskin bir acı bilenmiş
gitgide yaklaşıyor sonum

iri sözlerim yoktu söyleyecek
usulca baktım yüzlerine
bin yıllık iskeletleri çatırdayarak
göçtü ayaklarının dibine

korkutamadılar beni anne
avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran
darağacı
bir zaman rüzgarda
saçını tarayan telli kavak değil mi
boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız
sarı sıcak sevdasını düşünmedi mi
söyle anne
o çingene
bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan
bağıra çağıra geçen bohçacı kadını
sevmedi mi çılgınca

11
kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda
işkenceler zindanlar hücreler
savunmak yok mutlu tok bir yaşamı
açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren
mideme karşı
kısacası
bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
gülmek umut etmek özlemek
ya da mektup beklemek
gözleri yatırıp ıraklara

ölmek ne garip şey anne
artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
baba olamayacağım örneğin
toprak olmak ne garip şey anne
ceplerimde el yerine balyoz taşırken
korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
ve yüreğimin ırmakları taştı
taşacakken
ölmek ne garip şey anne

uçurumlar ki sende büyür
dağdır ki sende göçer
ben yaprak derim çiçek derim
cam diplerinde açmış kanatlarını kozalak derim
gül yanaklı çocuğa benzer
yine de
oğlunu yitirmek kimbilir
ne garip şey anne

12
beni burada arama anne
kapıda adımı sorma
saçlarına yıldız düşmüş
koparma anne
ağlama
kırıldıysa düş evinin kapısı
bütün kırık kapıların çağrılısıyım
kızların yanaklarında çukurlaşan
biten başlayan aşkların ortasındayım
her kavgada ölen benim
bayrak tutan çarpışan
her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni
özlem benim kavga benim aşk benim
bekle beni anne
bir sabah çıkagelirim

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur
cam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar
o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak
öylece kalkar uykudan şalterler
dişleyip tükürmeden sigaralarını
türkü tadında giyinirken işçiler

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
adı başka sesi başka nice yaşıtım
koynunda çiçekler
çiçekler içinde bir ülke getirirler
başlarını koymak için yoğun dizine
sen hazır tut dizini anne
o mükemmel güne

Nevzat Çelik

Kitap
.

2 Yorum:

sufi dedi ki... 25 Temmuz 2010 16:46  

Nevzat Çelik;"Şiir tamamlandıktan sonra şairin elinden çıkar. Artık ona hiçbir şey yapamaz hale gelir." demiş.Şiir; şairin karnında 9 ay bazen yıllarla taşıyıp sancılarla doğurduğu çocuk gibidir.Bedeninden ayrılsa bile o çocuktan ve sağlığından ulaşması gereken menzile onu ulaştırmakla sorumludur.Şiir çocuk gibiyse balkondan kendini atmak istedi şair tepkisiz mi kalmalı? Bence sonuna kadar HAYIR HAYIR!!!

Ömero dedi ki... 25 Temmuz 2010 17:24  

Elbette, aynen katılıyorum; fakat saınırım Çelik, Artık ona hiçbir şey yapamaz hale gelir. demekle başka bir şey söylüyor. Sipiker: "Şafak Türküsü'ne sizi hangi duygular sürükledi?" sorusuna Çelik, lafı dolandırarak önce şiirin nasıl bittiğini açıklamayla başlıyor. Bu sebeple o açıklamayı yapıyor sanki. Yoksa şiirle işi biten şairin intiharını onayladığını sanmıyorum.

Konuyla ilgili düşüncelerinizi ekleyin↓

― Lütfen konuya yönelik yorum yapınız.
― Blog'a yönelik yorumlarınızı " Blog Yorumları " sayfasına bırakınız...
― Google Hesabı olmayanlar Yorumlama Biçiminden Adı / URL'yi veya ANONİM seçerek yorum yapabilir...

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......