! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Bu yazı tanrının varlığını veya yokluğunu kanıtlayan bir yazı değil, tanrıya inananların ve inanmayanların nedensellikleri tartışılmak üzere ele ılınmış bir yazıdır. Amacım her iki kutba var olan bir “denge” mantığıyla yaklaşıp açıklık getirmeye çalışmak. Yazının genelinde bahsedilen bir denge bulacaksınız. Bu denge din temelli bir açıklama içerir. Allah bir kişinin kendisine inanıp inanmaması için kusursuz bir denge yaratmıştır. Bu denge, insanın Allaha yaklaşması veya uzaklaşması için gerekli şartları eşit tutar. Yani inananlar için sayısız kanıt varken, inanmayanlar için de bir o kadar kanıt vardır. Bu kanıtlar Allah tarafından yaratılmış ve her iki kutba da yönelmeleri veya yönelmemeleri için ortam sağlamıştır.

Kişi neden inanmak ister veya inanmaz?
Bir yaratıcının var olduğuna inanmayan kişi, neden inanmaz veya bir yaratıcının olduğuna inan kişi neden inanır ya da neden inanma ihtiyacı duyar? Öncelikle yine denge gereği her iki yaklaşımında psikolojik ve mantıksal gerekçeleri vardır ve bu gerekçeler yine bir denge eksenindedir. İnanan bir kişi en alt boyutta yatan içsel bir ihtiyaçtan ve psikolojik barınmadan kaynaklı bir yaratıcının olduğuna kanaat eder. Bu en alt mantığa göre böyle bir yaratıcının olması şarttır çünkü başka türlü olan biten tüm bu süreci ve oluşumu aklı alamayacak boyuttadır. İnanana göre tesadüfen tüm bu süreç gelişemeyeceğine ve aklının da başka türlü bir yaradılış sürecini alamayacağına göre, en kısa yol bir yaratıcıya inanmaktır. İnanmayan insan için de en üst gerekçe kanıtın(nesnel) olmayışıdır. İnanmama gerekçesine, bir başka açıdan yani diğerindeki gibi psikolojik açıdan yaklaşıldığında, sorumluluk getireceğinden inanmak istemez. İnandığı takdir de, bir dine ve onun kurallarına veya şarlarına ayak uydurmak zorunda kalacaktır. Bu zahmetli ve sistemli başka bir yaşantıyı ve yaklaşımı beraberinde getirecektir. Tüm bunların ortadan kalkmasının en kısa yolu, madem kanıt yok ve mantığa da aykırı, o halde en iyisi inanmamaktır. Çünkü kanıt yoktur.

Bu bölümde mantıksal ve psikolojik nedenselliklerini dizgilemeye çalıştım. Fakat burada bence bir ayrım söz konusu... İnanan için "En Alt Mantık (ihtiyaç) Sorgulaması"nı yaparken, inanmayan içinse "En Üst Mantık Sorgulaması"nı uygun gördüm. Çünkü inanmama nedeninin en iyi göstergesi kanıtın olmaması. İnanan içinse bu gereksinimin en son ihtimal olmasından gelir. Bu yaklaşımda inanmayan en iyi kozunu(kanıtı) kullanırken, inanan ise en zayıf nedenselliğiyle neden inandığını açıklamış olur. İnanmayan katıyken(kanıtsal), inanan daha ılımlı(olabilirlik) açıdan yaklaşmayı dener veya ister. Belki şu da söylenebilir, inanmayan kişi diğerine dogmatik, inanan kişi de diğerine kör diyebilir fakat ben bunu söylem açısından uygun bulmuyorum. Çünkü her ikisi de yanlış ve bütünü göremeyen bir yaklaşım sergilemiş olur.

Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan?
Yumurta tavuk meselesinde ilkin şunu doğru sorgulamalıyız. Yumurtadan çıkan tavuk değil civcivdir! ve her iki önermenin de kökü yumurtaya dayanır ki yumurta nesnesinin de oluşması, var olması için de bir horoz gerekir. Ayrıca yumurtadan civcivin çıkması için yumurtaya bir tavuğun belli bir müddet oturmuş olması gerekir. Yani doğru önerme şu şekilde olmalı: Yumurta mı tavuktan, civciv mi yumurtadan çıkar? Her iki önermenin de cevabı açıktır. Elbette bu da nihaî bir cevap değildir çünkü o yumurtanın tavuğu ve horozu yine koca bir soru işareti olarak kalmaya devam edecektir. Kanımca bu tarz soruların cevapları günün birinde bulacaktır fakat o zaman bu cevap ne işe yarar pek bilinmez. Soyut pratik sistem içinde her soru ve cevap nesnel pratik sistem içinde karşılık bulamayabilir. Bu da bahsi edilen kısır döngü olayını doğurur. Yani olay kısır değil kısırlaştırılmıştır.

Olmadığı halde nasıl var denir?
Matematiğin temelini oluşturan O (sıfır)ın varlığı gibi. Matematiğin olmayan bir veri üzerinden işlem yapması olmasa olmazlardandır. Sıfır hiçlik demektir ve aynı zamanda başlangıç noktası. Yani hem yoktur hem de vardır. (Sıfır biçiminin dairesel olması tesadüfî değildir. Öyle ki bu daire, bilinen hemen hemen tüm uygarlıklarda kâinatı simgelemektedir. Ayrıca parantezi açmışken sıfırın diğer sayıların"1-9" bulunmasından yaklaşık 500 yıl sonra bulunduğunu da belirtelim. Çünkü olmayan bir değer bulmak elbette kolay olmamıştır.)

Bilimsel araçların ve inanç sistemlerinin kendi yöntem ve sorularına verdikleri cevaplar yönünden her hangi bir açık nokta(eksik yön) yoktur. Her iki sistemin de kendi doğruları, yaklaşım modelleri ve işleyiş sistemleri vardır. Öyle de olması gerekir çünkü her iki sisteminde insana olan etkisi (kendine çekme gücü) ilahi süreçte eşittir, bu eşitlik hiçbir zaman bozulmaz. İster bilimsel olarak bir yaratan kanıtı bulunmasın, ister din olarak bir yaratan için kanıtlar ortaya dizilsin, bu denge katiyen bozulmayacak bir sistemle işlemektedir. Yaratanın gayesine, hâlihazırda gerek din gerekse bilim tatminkâr cevaplar ver(e)memektedir.

Bahsi geçen denge kabaca din ve bilim üzerinden sorgulanmış olsa da aslında hayli geniş bir alanı kapsar. Bu denge güneşe uygun mesafede olmamız, galaksilerin birbirleri içinden geçerken en ufak bir çarpışmamın bile olmadan gerçekleşmesi... İyinin de kötünün de aynı yerde barınabiliyor olması(yin yang), uzayda belli bir yöne doğru çekim gücünün olmaması(diğer yandan dünyada yerçekimin olması), her iki gözünde başka başka şeyler gördü hâlde, iki gözün açıkken aynı şeyi görüyor olması vs. Kuşkusuz bu verilerin din açısından yaklaşımı yaratanın varlığına delalet etmesidir. Bilimsel yaklaşım açısından da kusursuz sistemin zaman içinde oluşmuş olmasıdır.

Tanrı varsa neden bu kadar kötülük var?
Ataistler başta olmak üzere inanç temelleri zayıf birinin bu sorgulamayı yapıp. Tanrının neden bu kadar kötülüğün olmasına izin verdiğini açıklamasını ister. Varsa bile böyle bir tanrıya inanmak istemediğini belirtir. Çünkü tüm söylenenler Tanrının iyi bir varlık olduğuna işaret eder. Öyleyse özü iyi olan bir varlık neden içinde kötülük taşır. Sana tokat atan birine diğer yanağını çevir diyen tanrı, neden yaptıklarımızdan dolayı bizi cehenneminde cezalandırır.
Öncelikle sorgulamadaki eksikleri belirlemek gerekir. İlahi boyutta bir varlığın(tanrı) özü iyi olduğu halde neden kötülüğü de barındırdığının mantığını direkt olarak kavrayamayacağımızı bilmemiz gerekir. Din açısından bu soruya sayfalarca yanıt verilebilir ama bu hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Bu mantık, nesnel dünyadaki olaylardan benzetmeler yoluyla iyi ile kötünün nasıl bir arada durabildiğini görmemiz ve bunu ilahi boyutta nasıl konumlandıracağımıza bağlı bir durumdur. Evrende zıtlıklar bütünlüğü vardır ve bunu görmek için bir bilim adamı ya da iyi bir din adamı olmaya gerek yoktur. Tanrı üzerinden çelişkiyi kabul etmeyen bir mantık, çıngıraklı yılanların kuyruğunda yer alan çıngırağın işlevine baktıklarında, yılan için hem olumlu hem de olumsuz bir işlevi olduğunu göreceklerdir. Yılan, avının karşısında çıngırağını sallayarak bir ses çıkarır ve bu ses avını adeta büyüler. Sesten sarhoş olan av kendinden geçer ve yılan o esna da avını kaçmasına izin vermeden kıskıvrak yakalar. Fakat yılan için bu olumlu durum, aynı zamanda kendisini av yerine koymasına da neden olur. Çünkü kartallar bu sesi çok rahat işiten hayvanlardır ve bu sesten etkilenmek yerine, kartalı avına yaklaştıran bir işleve sahiptir. Yani yılanın çıngırağı avcı konumundayken aynı zamanda yılanı av konumuna da sokmaktadır. Doğada bu tür zıtlıklar yeterince mevcuttur. Şimdi düz bir mantıkla bu olayın ilahi boyuttaki barınan zıtlıkla hiçbir ilişkisi kurulamaz. Bu olay yalnızca Tanrıda da zıtlığın bulunabileceğine mantık arayan için örnek bir olaydan başka bir şey değildir. Yani illaki Tanrısal zıtlığın mantığını direkt Tanrıdan verilen nesnel bir yanıtla kavramaya çalışan için böyle böyle bir kanıtın verilmeyeceği kesindir. Aksi halde iradeye direk müdahale olur ve bahsettiğim denge bozulur.

İrade
Daha da ileriye gidip şu soruyu sorabiliriz. Madem Allah her şeyi yaratandır, onun her şeye gücü yeter ve onun izni olmadan bir yaprak bile kımıldamaz. O hâlde bahsi edilen iradenin neresi özgürdür veya neyine müdahale edilemiyordur? İşte sorulması gereken asıl soru budur. Bu nokta da özgür sanılan irade aslında özgür falan değildir. Çünkü “iradenin” karar verdiği ve yapmak istediği her şeye Allah izin verdiği için gerçekleşir. Dolayısıyla benim verdiğim kararlarda veya yaptığım kötülüklerde Allah’ın izni vardır. Yani dolaylı olarak yapan veya düşünen ben değil, Allah’ın kendisidir. Yine dolayısıyla sorumlu veya varsa bir suç, bu benim değil Allahın suçudur. Buraya kadar yine düz bir mantıkla bu sorgulamadan, kişinin Allah nazarında suç sayıldığı şeyleri yapmasında benim değil Allah’ın iradesi söz konusudur mantığı çıkar. Olayın iç yüzü aslında çok daha başkadır. Şimdi önermeye geri dönerek mantığı tekrar kuralım. Allah her şeyi yaratandır, onun her şeye gücü yeter ve onun izni olmadan bir yaprak bile kımıldamaz. Cevap kısa ve nettir. Her şeye gücü yeten Allah, kendinden bağımsız bir iradeyi de yaratabilecek bir kudrettedir. İrade üzerinden yapılan diyalektik burada son bulur. Son bulması da gerekir. Her sorunun mutlaka bir yanıtı vardır. Bu yanıtları kabullenir veya kabullenmeyiz. Mantığımız alır veya almaz. Bu nokta da mantığımızın almadığı hipotezleri yok saymamızın da bir anlamı yoktur. Bu konularda hem mantığa hem de kalbe cevap arayanlar için Ömer Tuğrul İnançer’in yazıp söyledikleri takip edilebilir.

Neden varız?
Böyle bir soru karşısında beklenilen bir cevap ise bu cevap kimseyi tatmin etmez ama soru din ve bilim açısından hangi mantık çerçevesinde cevaplandığı ise işte o zaman kimi cevaplar verilebilir.

Allah, hesap günü gelip çattığında inananın ve inanmayanın eşit değerlendirilmesi için evreni ve insanı kendine yakınlaştıracak ve aynı zamanda da uzaklaştıracak tüm koşulları eşit yaratığını, kendisine yönelmenin saf bir iradeye dayanması için tüm şartların eşit olduğunu söyler... ki öyledir de. Biri çıkıp ben bir yaratanın olduğuna şu ve şu nedenlerden dolayı inanmıyorum dediğinde bundan daha doğal bir şey olamaz çünkü inanmaması için tüm sorgulamaları yapabilecek düzeyde donatılmıştır. Bu önerme dine dayalı bir mantıkta şu anlama gelir. Bir kişinin inanmaması için kendisine yeterli kuşku ve sorgulama yetisi verildiğinden, inanıp inanmaması iradesine bırakılan bir konudur. Bir diğer yandan da biri çıkıp tam tersini dediğinde de aynı sistem onun için de eşit işler. Onun da inanması, inanabilmesi için tüm veriler mevcuttur. Bu önerme de bilimsel yaklaşımda şu anlama gelir. Bir kişinin inanma ihtiyacı veya bir yaratıcıya kanaat etme gereksinimi psikolojik olarak şarttır. Kişiler ya da toplumlar tüm bu olup biteni anlamak için sığınabileceği bir yaratıcıya ihtiyaç duyarlar ve onu kendileri yaratırlar. Buradaki tek fark şudur. Din, her iki yaklaşıma da ortak bir yanıt verebilirken(irade), bilim bunu yapamaz. Bu noktada daha katı bir yaklaşımla, varsa vardır yoksa yoktur der. Yani bilim, Tanrıyı varsayıp bilimin buna neden inanmadığını veya neden kanıt bulamadığını açıklayacak bir mantık geliştirememiştir/geliştiremez. Çünkü bilimin sorgulama(neden-sonuç) ve deney yöntemleri içinde var-sayım yoktur. Kaldı ki bilimin Tanrının varlığını kanıtlamak gibi bir görevi de yoktur.
Nihayetinde insan inanmaya da inanmamaya da meyilli bir yapıdadır. Her iki görüş de birbirini çürüten veya doğrulayan nedenlerle, verilerle donatılmış. Her iki görüş de ayrı kapılardan girip çıkabilirler; fakat unutulmamalıdır ki bu kapıların hepsi de aynı bina da, aynı dünyada yer alır. Bu birliktelik(kurguda birlik) fark edilmediğinde, her iki görüş de birbirini yadsır ve anlamsız bulur. Buna binaen her iki görüşün de birbirine örnek verme ve almak, fikirlerini temellendirme de karşı görüşü göstermek için yine birbirlerine ihtiyaç duyar.

Kaba anlamda dünya inanan için bir sınavken, inanmayan için de bu sınavın meşruluğunu araştırma yeridir. İnanan için Allah'ın varlığı konusunda aklında ya da kalbinde herhangi bir şüphe yoktur. Yani inanan "Ya Allah diye bir şey yoksa ve biz boşuna ibadet ediyorsak." diye aklından ya da kalbinden öyle bir şey geçirmez. Şüphede kalan inanmayanlardır. İnanan birine "ya Allah yoksa" dediğiniz de bir şey değişmez, ama tersi bir durum aynı hissi uyandırmaz, ya Allah varsa...

“Allah yoktur” diyen bir ateist ancak ve ancak yine kendi düşünce yapısına yakın kişileri ikna edip doyuran bir çaba içine girmiş olur. Yani bir ateist ne derse desin, inancı sağlam temeller üzerine kurulmuş bir kişinin fikrini değiştiremeyecektir. Aynı şekilde Allaha inanan biri de söyledikleriyle ancak ve ancak yine kendi çevresini doyurmuş olur. Dolayısıyla bu nokta da Allahın varlığını kanıtlama veya çürütme girişimleri her seferinde sonuçsuz kalır. Çünkü Allahın kanıtını 5 duyuyla algılamasına bağlayan bir ateiste, inanan birinin Allahın varlığını kanıtlamasına imkân yoktur. Hiçbir sezgisel veri ya da din olayı bu ateiste tanrıyı kanıtlayacak nesnellik vermeyecektir. Aynı şekilde din temelli bir yaradılış mantığını benimseyen ve Allahın varlığını evrende bulunan her şeyde gören biri için hiçbir bilimsel veri ya da nesnel gerçeklik bu inancı yıkmaya yetmeyecektir. Demin de dediğim gibi bu tür girişimler beyhude bir çabadan öte değildir; ve çoğu tartışma komik bir şekilde sonuçlanır.
- Şuna bak! Görmediği, dokunamadığı bir kavramın var olduğuna inanıyor.
- Şuna bak! Allahın aynası olan tüm bu şeylere rağmen hâlâ inanmak istemiyor.
Yazı kısmen bir yaratanın varlığına işaret ediyor olsa da aslında savunduğu nokta inanan ve inanmayan için yönelmelerin eşit olduğunu vurgulamaktan öteye geçmez, geçemez de. İnsanın ulaştığı ve ulaşacağı tüm bilgiler samimiyetle yönelmeye çalışan biri için ibret ve örnekler içerir. Hiçbir bilginin insana bunu verecek ne gücü vardır ne de gayesi, o güç insanın kendisinden başka bir yerde değildir. Bu sebeple pek çok ateist inanmak için, neden hiçbir yeterli verinin ya da kanıtın olmayışını anlayamaz. Öyle bir kanıt yoktur çünkü, yalnızca örnekler vardır. Yazının mantığında da açıkladığım gibi hiçbir kanıt veya sorgulama nihai bir cevap vermeyecek-veremeyecektir.

Bu konu yoruma açıktır. Yalnızca konuyla ilgili mantık sorgulaması veya kâinat kurgusuyla ilgili sorgulamalar yapın. Bu mantık dışında yapılan tüm yorumlar silinecektir.

6 Yorum:

SİYAM dedi ki... 20 Temmuz 2010 15:16  

vücut sistemine bakıldığında, bu sistemin nasıl var olduğunu anlatabilirmi inananlar veya inanmayanlar? şüphesis ki Allah yoktan var edendir. diyen benim gibiler var. "koşulsuz inananlar"!! birde inanmayıp bunu bilimsel bir şekilde açıklayanlar. bu bilimsel olguları inananlarda bilir. ölüyü diriltebilen bir varlık varmıdır kainatta. hz isadan başka. inanlar mucize der. inanmak istemeyenlerde kaç dakika için diriltildi? yoksa başka bir hayat vaadedildimi? diye sorarlar.
şu gerçektirki insan aklının almadığı butün durumları yok sayar, öteler, inkar eder.

yazın çok güzeldi teşekküler..

Adsız dedi ki... 28 Temmuz 2010 15:12  
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
Adsız dedi ki... 28 Temmuz 2010 15:17  

sorunun büyük kısmı tanrının var olup olmadığında değil. tanrı yoksa zaten sorun yok. ateist için ve inanan için de sorun yok. Varsa eğer bak sen curcunaya. sorun orada başlıyor. vay haline yavrucakların. ana kuzularının. afrikadan avusturallaya kadar yaşayan ilkel dahil tüm dindarların. hele birde ya cuvcuv dini gercekse bak sen gümbürtüye...:) iyi inanmalar:) TANRISAVAR..

Ömero dedi ki... 28 Temmuz 2010 21:05  

Birinci adsızın yaptığı yorum. Mantık sorgulaması dışında olduğu için silinmiştir.

İkinci adsız yorumunun "iyi inanmalar", "Tanrısavar" söylemleri de lâkayttır. Ayrıca sonucun ne olacağını bilemeyen bir yaklaşımla "vay hallerine" gibi bir yargı çıkarması, din mantığına vakıf olmadığı hâlde açıklama yapmasından öte değildir.

Ali Ayyıldız dedi ki... 15 Eylül 2014 01:16  

bu kadar değerli bir yapıyı tamamen rastlantısal bir doğal seçilim sürecine bağlayıpta, hiç bir akıl ve irade sahibine bağlayamamak ancak “yazıık” denebilecek bir kadere karşılık geliyor benim için, tüm evreni açıklayabilecek evrensel yasaları algılayabilecek bir düzeni yine anlayıp anlamladıracak bunu algılayabilecek bir (((((AKIL)))))) ı yine o evrendeki küçük bir noktanın bilinçsiz bir eylemine karşılık getirmek acaba yumurta mı tavuktan , yoksa tavuk mu yumurtadan çıktı sorusunu farklı bir biçimde sormaktan ibaret

m.sari dedi ki... 10 Şubat 2016 02:44  
Bu yorum yazar tarafından silindi.

Konuyla ilgili düşüncelerinizi ekleyin↓

― Lütfen konuya yönelik yorum yapınız.
― Blog'a yönelik yorumlarınızı " Blog Yorumları " sayfasına bırakınız...
― Google Hesabı olmayanlar Yorumlama Biçiminden Adı / URL'yi veya ANONİM seçerek yorum yapabilir...

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......