! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
15 Eki 2010

Şiirde Anlam Sorunu

Nizamettin Uğur'un konuyla ilgili yaptığı derleme ve tespitleri okunası bir makâledir. Şiirde anlam (sesgisel olarak) var olduğundan beri süregelmiştir. Bu yalnızca şiir için de geçerli değildir aslında. Diğer tüm sanat alanlarında bu anlam sorunu vardır. "Bu ne anlatıyor." sorusu, sanat izleyicisinin genellikle başvurduğu bir soru kalıbıdır. Olay, anlatılan içeriğin(şeyin) şiirsel bağlamlar kurmasından kaynaklı bir etki yaratmasından gelir. Kurduğumuz bağlamlar dolaylı ya da uzak anlam ilişkileri içerdiğinde bu anlam sorunu neredeyse kaçınılmaz bir sondur. İzleyici anlamadığını sevmez ve onu tüketmek istemez, sanatçı da ister anlasın ister anlamasın, ben sanatımı icra ederim, diyip olayı geçiştirir. Hâlbuki evrensel dil bu bencilliği kabul etmez. Sanatı tüketilebilecek duruma getirmek yani o evrensel dili yakalamak sanatçı sayılmanın en önemli noktaları arasındadır. Tabiî bu süreçte izleyicinin de anlamak istediği konuyla ilgili birikim edinmesi şarttır.


Nizamettin Uğur / Şiirde Anlam Sorunu
Şiirde anlam sorunu çok uzun zamandır tartışılmaktadır; belagat, retorik kitapları bu tartışmalarla doludur.

Çok tartışılmış bir sorun olduğu için de belki bu konuda söylenecek söz kalmadı.

Şairlerimiz bu sorunu kendi çaplarında zaten çözmüş oldukları için, onlara anlamlı gelecek şeyler söyleyemeyeceğiz belki de.

Ama bütün bunlara karşın yine de sormadan edemiyoruz: Neden "şiirde anlam", daha geniş alırsak, "dilde anlam", bir sorun olarak tartışılmaya devam ediliyor? Neden yeni dil ve yazın kuramları çıkıyor ortaya? Bunun bir nedeni olmalı.

Şunu da unutmayalım: Eskilerden bu yana tartışılagelen "anlam – şiir" ilişkisini ve bu ilişkiyle ilgili sorunları yeterince iyi bilmeden, "günümüz şiirindeki anlam sorunları"nı da pek kavrayamayız.

Bir yandan basit bir konu bu. Basitliği, şiir-anlam ilişkisi konusunda hepimizin az çok bir şeyler biliyor oluşumuzdan geliyor: "Şiirde anlam, düzyazıdaki gibi değildir; anlam, şiirin asıl amacı değildir; şiir yalnızca duyurur" gibi düşüncelere hepimiz sahibizdir.

Bir yandan da çok karmaşık bir konu bu. Karmaşıklığı, öncelikle "anlam" kavramının kendisinden geliyor.

Platon ve Aristotales'ten beri yapılan "anlam" ve "şiir dili" konusundaki tartışmalar özellikle yirminci yüzyılda çok geniş boyutlara varmıştır.

Göstergebilim ve anlambilim, bu yüzyılda en çok ilgi gören alanlardan olmuştur. Bir dönemdir, metinanlambilim boyutuna sıçramış olarak sürmektedir anlam tartışması. Hatta şimdilerde bu konu metinlerarasılık düzleminde ele alınmaktadır uzun uzadıya.

Şiir dili, dolayısıyla şiirde anlam incelemeleri, uzun zamandır da, edebiyatçılardan çok dilbilimcilerin çalışma alanı içinde sayılmaktadır. Dilbilim, şiiri, yazınsal bir edim olması yanında bir dil olgusu olarak ele almaktadır. Böylece şiiri sezgisel yorumlarla çözümlemeler yerine, daha güvenilir sayılan dilsel çözümlemelere dönük yöntemler ortaya çıkmıştır. Şiiri güçlü kılan öğeler, anlambilimle ilgili birtakım anlam olayları olarak dilbilimin çeşitli dallarında, değişik yöntemlerle açıklanmaktadır. Şiir diliyle ilgili yazıları ülkemizde de edebiyatçılardan daha çok filologların yazdıklarını görüyoruz.

Özellikle şiir dili, sistematik olarak ilk kez Jakopson tarafından ele alınmıştır. Jakopson, dilsel bildirişimin, altı temel öğenin birleşiminden oluştuğunu, bunlardan hangisi ağır basıyorsa onunla ilgili dilsel işlevin öne çıktığını ileri sürmüştür.1 Başka bir deyişle, anlam sorunları, özellikle Jakopson'dan sonra bir iletişim, bir bildirişim çerçevesinde kuşatıcı boyutlarda tartışılmaktadır.

Jakopson'a göre, bu işlevlerden biri olan "sanatsal ya da şiirsel işlev"de mesaj, mesajın kendine, başka deyişle metnin kendine yöneliktir. Şiirin amacı, kendisidir; anlamı kendine özgüdür.

Bir dilbilimci de, düzyazı için, "Yürüyüş gibidir; en az hareket gerektiren düz hattı izler." derken; şiir için, "Dans gibidir, bir yere gitmez, kendi içinde son bulur." demektedir.

Bizde de, Jakopson'a dayanılarak; düzyazı ve konuşmanın düzanlamla, şiirin yananlamla ilgili olduğu sık sık belirtilmektedir. Anlamla ilgili kavramların ve anlam türlerinin, ezber yoluyla ve çeviri ile öğrenilmesi, şiir bilgisinin de mekanik, eklektik, dogmatik özelliklerle, dolayısıyla da yaratıcı olmayan boyutlarda ele alınmasına yol açmıştır.

Herkesin dilinde olan ama hiç tartışılmayan bu kavramlaştırmanın değiştirilmesi gerekiyor: Bizce, düzanlam-yananlam karşıtbütünü nesne göstergebilimin, gerçek anlam-değişmece (mecaz) anlam karşıtbütünü ise dilbilimsel göstergebilimin kavramları olmalıdır.

Düzanlam Yananlam
Nesne anlambilim

Gerçek anlam Değişmece anlam Metin anlambilim

Ayrıntılara girmeden söylemek gerekirse: Bir sandalyenin, bir binanın, bir heykelin düzanlamından ve yananlamlarından söz edilebilir. Bu varlıkların düzanlamı, yapılış nedenlerini oluşturan ilk amaç, yani doğrudan işlevleri ne ise odur. Yananlamları ise; sözgelimi güzellikleri, ilginçlikler, tarihsel ya da moderniteye ilişkin çağrışımlarıdır. Nesne göstergebiliminde değişmece (mecaz) anlam olmaz.

Oysa dilsel göstergebilimde ya da anlambilimde, sözcüklerin başat ve yan anlamlarından oluşan gerçek anlamları ve kullanım sırasında oluşan, geçici olma niteliği taşıyan değişmece (mecaz) anlamları söz konusudur.

Bu nedenle Jakopson'a dayanılarak da olsa, "Düzanlam nesrin, yan anlam şiirin, sanatın dilidir." denilmemelidir.

Bu zihin karışıklığının yol açtığı bir başka sorun da "yananlam" kavramıyla ilgilidir. Çokanlamlı sözcüklerde, doğrudan adlandırmayla ya da kullanım sıklığı sonucu sabit bir anlamla dile yerleşmiş olan yananlamların, herhangi bir şiirsel değeri yoktur. Sözgelimi; "masanın ayağı", "kapının kolu", "İstanbul Boğazı" gibi kullanımlarda "ayak", "kol", "boğaz" sözcüklerinin bağlamsal anlamları, dolayısıyla bu sözcüklerin anlam çerçevesindeki yerleri, ikincil gerçek anlamlar olan yananlamlardır ama böylesi kullanım anlamları, "şiir dili yan anlamlara dayanır" tezine uymamaktadır. Çünkü dilde yaygınlık kazanıp yerleşmiş bu tür yananlamlar şiirsel dille ilgili değillerdir, şiirsel değer taşımazlar.

"Sobayı yak." ya da "Beni cepten ara." sözceleri ise düzsöz (nesir) işlevleriyle kullanıma girmelerine karşın, "soba" ve "cep" sözcükleri düzanlamlarıyla değil düzdeğişmeceli anlamlarıyla yer almıştır. Çünkü "soba" sözcüğü, içindeki "odun, kömür vb"ni, "cep" sözcüğü de "telefon"u anlamca karşılamaktadır. Ama yalnızca eksiltili söyleyiş gerçekleştiği için de, bu sözcelerdeki "soba" ve "cep" sözcükleri değişmeceli (mecaz) anlamlarına karşın şiirsel anlam değerlerine de sahip değildir.

Anlam, durağan ve tek yanlı bir olgu değildir; iletişimle, bildirişimle ilgilidir. "Anlam, yalnızca iki uç birbirine tutturulduğunda meydana gelen elektrik kıvılcımı gibidir." Anlam, doğası gereği, diyalojiktir.

Peki ama düzyazıda ve konuşmada anlamın oluşumu ile sanatsal dilde anlamın oluşumu aynı mıdır? Çoğumuz biliyoruz ki bunlar birbirinden çok farklıdır. Ama çoğumuzun bildikleri yetmiyor ki, dilbilimsel anlambilim, anlamın ne olduğu, nasıl oluştuğu, türleri, sorunları ile ilgili yeni yeni yaklaşımlar deniyor.


1. Bağdaştırma türleri

Pek çok dilbilimcinin farklı biçimlerde adlandırdığı, bizim şimdilik anlam eksenleri diyebileceğimiz dilin iki boyutunu, seçme (benzeşlik) ve birleştirme (bitişiklik) eksenini kısaca açıklamadan; anlamın nasıl oluştuğunu, anlam türlerini, anlam sorunlarını, bunların hepsini kucaklayan, söylenenlerin doğrulanma kurallarını tartışabilmemiz olanaklı değildir.
Dizge ve dizim terimleriyle de adlandırılan bu anlam eksenleri şöyle gösterilmektedir.

birleştirme ekseni

"Çocuk su içiyor."

seçme-eşdeğerlilik ekseni


"Çocuk su içiyor." tümcesinde sözgelimi "çocuk" sözcüğünün yerini "köpek", "kuzu", "bebek" gibi sözcüklerin alabilmesi, dilin seçme-benzeşlik (eşdeğerlik) ekseniyle ilgilidir.
"Bebek su içiyor."

"Kuzu su içiyor."


Seçme-benzeşlik ekseni "su" sözcüğünde de şöyle işler:

"Çocuk süt içiyor."

"Çocuk ilaç içiyor."


Seçme-benzeşlik ekseni "içiyor" sözcüğü için de değişik biçimlerde işletilebilir.

Birleştirme-bitişiklik ekseni ise, "çocuk", "su", "içiyor" sözcüklerinin sıralanışı ile ilgilidir. Günlük dilde ya da düzyazıda, "Su çocuk içiyor." diyemeyiz sözgelimi.2

Chomsky'nin üretici-dönüşümsel dilbilimi, dilin dizimselliği (birleştirme-bitişiklik özelliği) üzerinde yoğunlaşmış, dilin bu alandaki olanaklarını keşfetmede öncü rol oynamış, dili çözümleme ve anlamada yeni bir yol açmıştır.

Dilin temelini oluşturan seçme-benzeşlik ekseni ile birleştirme-bitişiklik ekseni, günlük dilde ve düzyazı dilinde, sonsuz olanaklar sunmaz, anlam yaratma olanakları bakımından sınırlıdır. Bu olanaklılığın sınırlarını aştığımızda ya da bu olanaklarla çeliştiğimizde bozuk bağdaştırmalara, dolayısıyla da anlatım bozukluğuna düşeriz.

Sözcüklerin bu sınırlı anlatım olanakları içinde düzenlenişlerine alışılmış bağdaştırma denir. Bağdaştırmalar, sözcüklerin bağlamsal anlamlarını verir bize.

"Bu yol bizi tepeye ulaştırır." tümcesiyle, "Bu yol bizi çözüme ulaştırır." tümcesindeki "yol" sözcükleriyle ilgili bağdaştırmalar, "yol" sözcüğünün iki ayrı bağlamını, dolayısıyla iki ayrı bağlamsal anlamını; birincisinde somut olan başat anlamını, ikincisinde ise "yöntem" sözcüğünün anlamdaşı olan soyut yan anlamını verir.

Alışılmış bağdaştırma yanında bir de alışılmamış bağdaştırma türü vardır. Sözgelimi, "Bu yol bizi yaprağa ulaştırır." ya da "Bu bizi yol dağa çürütür." gibi tümcelerde bağdaştırmalar bozuktur, dolayısıyla anlatım bozukluğuna düşülmüştür. Bu tümcelerde "yol" sözcüğünün yeni bir bağlamsal anlamından da söz edilemez. Çünkü günlük konuşma ya da düzyazı bağdaştırmaları içinde geçerli olan doğrulama kurallarına göre bir sonuç elde edilemez, bir anlama ulaşamayız.

2. Şiirsel anlam nasıl oluşur?

2.1. Anlam eksenleriyle oynamak

Sanat ya da şiir dilinde anlam oluşturmanın belki de en önemli yolu, alışılmış bağdaştırmaların dışına çıkıp sanatsal bağdaştırma denilen yollarla yeni bağlamlar yaratmaktan geçer. Sanatsal bağdaştırma, biraz önce sözünü ettiğimiz dilin anlam eksenleriyle oynamak, sözgelimi eşdeğerlilik eksenini seçme ekseninden birleştirme eksenine kaydırmak biçiminde elde edilir. G.M.Hopkins'e göre, "Güzellik, benzeşlikler ve benzemezlikler karışımıdır." Bu tür bağdaştırma, günlük dilin ya da düzyazı dilinin mantık ve doğrulama ilkeleriyle düşünülürse, bozuk bağdaştırma ya da anlatım bozukluğu olarak görünür bize.

"Bu yol bizi gökyüzüne ulaştırır." ya da "Bakışsız bir kedi kara" sözceleri acaba anlatım bozukluğu mu, yoksa sanatsal bağdaştırma ürünleri midir?

Kararı, amaca göre, bu sözcelerin geçtiği metinlerin bağlamına göre veririz. Çünkü mantık ve doğrulama ilkeleri, düzyazı – konuşma dili ile yazın dilinde başka başkadır.

Burada çok önemli bir sorun daha çıkar karşımıza "anlam" sorunuyla ilgili olarak. Sanatsal bağdaştırmayı iyi bilmeyen kimselerle acemi şairler, bu bağdaştırmayı, yalnızca dille, dilin iki ekseniyle oynamak sanırlar.

Şiirsel anlam, şiirin bütününden, bir şiirsel örgütleme becerisinden -bu örgütlenme içinde sessel özellikler de yer alır- çıkan bir anlamdır. Daha pek çok özellikler gerektirir. Sanatsal bağdaştırmalara boğulmuş bir şiirin bile, sanatsal mantık ve doğrulama ilkeleri doğrultusunda çözümlenmesi, hatta çözümlemeleri yapılabilir. Bu çözümlemeler sonucunda, şiirde anlamsal, düzyazının –konuşma dilinin mantığıyla bile bir yerde buluşabilir.

Oysa şiirsel anlamı yakalayamamış bağdaştırmalar, sanat dilinde bile bozuk bağdaştırma sayılır. Çünkü savruklukları, özensizlikleri, örgütsüzlükleri nedeniyle sanatsal mantık ve doğrulama ilkeleri bile çaresiz kalır bunlarda.

Dilin daha pek çok özellikleri vardır. Her sanat metni, dili farklı yönlerden kavrar.

Deminden beri söylediklerimizi bir başka örnekle, dilin daha başka özelliğiyle birlikte bu kez farklı biçimde somutlayalım.

"Adam masaya kitaplarını koydu." tümcesinde sözcükler hemen hemen tümüyle gerçek anlamlarıyla yer almaktadır.
Sözcükler, dildeki varlıklarını, anlambirimciklerle elde ederler ve kullanımda yer alırlar. Sözgelimi "masa" sözcüğünün anlambirimciklerden kimileri şunlardır:

+cansız / +tahta, demir ya da plastik / +dört, üç ya da ortadan geniş tek ayaklı / +sabit ya da açılır kapanır / +işlevini düz olan üzerinden alan / +vb vb.

"Masa" sözcüğü; "sandalye", "tabure" gibi sözcüklerle yakın-yanyanalık; "koymak", "yapmak", "onarmak", "eskimek", "kırılmak" vb sözcükleriyle edimsel-dizimsel-yanyanalık; "koltuk", "kanepe", "vitrin" vb sözcükleriyle uzamsal ya da öte-yanyanalık özelliği taşır vb vb.

Dilin seçme-benzeşlik ve birleştirme-bitişiklik ekseninde alışılmış bağdaştırmalar her sözcüğün anlambirimciklerine göre değişik gerçekleştirilir:
"Adam masaya kitaplarını bıraktı."

"Adam masaya kitaplarını yerleştirdi."

"Adam masaya yemekleri getirdi."

"Kadın tabureye çantasını koydu."


Bu tümcedeki her sözcükle ve bunların dizilişleriyle ilgili olarak da bağdaştırmaları çoğaltabiliriz.

Oysa, "Adam masaya fili koydu." ya da "Adam masaya sonsuzu koydu." tümceleri, günlük konuşma ya da düzyazı mantık ve doğrulama ilkeleri bakımından bozuk bağdaştırmadır. Bu tümceler, bilimsel bilgi ya da emprik bilgi ile çelişir, çeliştiği için de anlamca doğrulanamaz.

Sanat ya da şiir dilinde, dil-dış dünya ilişkisi değil, dil içi ilişkiler özellikle öne çıktığı ve bir üst-dil oluştuğu için, anlamı ve bilgiyi doğrulama düzlemi de değişir. Doğrulama, gösterge (sözcük)-nesne bağlamında bizi mantıki, akli sonuçlara, başka deyişle, anlamlı bir algılayışa götürmez. Artık dil içi ilişki dediğimiz, sözcük-sözcük ilişkisi, yeni bir anlam yaratma yolu söz konusudur; biz bu sözceleri birer tümce olarak değil, birer dize olarak algılamak durumundayızdır. Bu yönden, şiir dili, bazı şairlerin de dediği gibi, sözcüklerin gerdek gecesinde buluşturulmasıyla ortaya çıkan yeni bir dildir.

Hep böyle mi oluşur şiirsel anlam? Sözcükleri yalnız gerdek gecesinde mi buluşturur şiir dili? Kuşkusuz ki değil. Alışılmış bağdaştırmaların daha hareketli, daha canlı olanlarına yönelir kimi zaman; bunlarla sanatsal bağdaştırmaların eşiğine yaklaşır:
"Adam masaya koydu kitabı."

"Koydu kitabı masaya adam."


Bu tümcelerde duygusal kıpırdanmalar vardır; düzyazı sakinliği yerini konuşma dilinin canlılığına, içtenliğine bırakmaya başlamıştır. Bir başka dünyaya geçiş basamağına yönelme söz konusudur. Bu bakımdan da şiir dili ve şiirsel anlam, düzyazı dilinden çok konuşma diline yaklaşır.

Aman dikkat; çoğu kimse, dize ile tümce farkını bilmemekte, şiir dilini, devrik tümcelerden oluşan sözceler topluluğu sanmaktadır. Konuşma dilinin doğallığı ile şiir dilinin içtenlik taşıyan yanı arasındaki ince çizgiyi ayırabilmek, ayrı bir birikim ve eğitim ister. Garip Şiiri'nin taklitleri, o kötü şiirler ortalığı sarınca, Orhan Veli şunları boşuna yazmamıştır:

"Genç okur yazarlar, hatta bu işle uğraşanlar sandılar ki şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir. (…) kolay okunan mısranın kolay yazılır bir şey olmadığı pek bilinmiyor."

Şiirsel anlam yaratma yolunda düşülen bir başka yanlış da, acemi şairin ve yazın dilini iyi bilmeyen kimselerin, günlük konuşma dilinden çıkacağım diye yaptıkları sıradan benzetmeleri, imge yaratma yollarından biri olan sanatsal bağdaştırma sanmalarıdır. Bu kimseler, sözgelimi,
"gökyüzü yeryüzüyle buluşuyor
toprak yeşilleniyor yine"


diyeceğine,
"gökyüzü koca, yeryüzü onun karısı
ikisinin birleşmesiyle
toprak yine doğruyor"


deyiverir. Bunlar da şiir dilindeki bozuk bağdaştırma örneklerini oluşturur.

Şiirsel anlamla ilgili sorunlardan biri de, sanatsal bağdaştırma ile karanlık, karmaşık, anlamsız, bozuk bağdaştırmalar arasındaki hassas çizginin iyi bilinmemesidir.

Bu hassas çizgiyi görebilme becerisini kazanmış bazı kimseler ise; bu becerilerine karşın, şiirsel anlamı yakalamada başka bir sorunla karşı karşıyadır. Sorun, dize dize yapılan sanatsal bağdaştırmaların, şiirsel dünyayı var edebileceğinin, şiirsel anlamı yakalayabileceğinin sanılmasıdır.

"Adam – masa" ilişkisine dönersek, bu söylediklerimizi daha geniş biçimde somutlayalım şimdi.

"Adam" – "masa" ilişkisiyle ilgili tümcemizi, bir şair, önce,

"Adam masaya anahtarlarını koydu" biçiminde kurar. Çünkü,
adam-şair, eve girip masaya yönelmiş, masaya anahtarlarını bırakmıştır sözgelimi. Sonra belki masanın yanındaki sandalyeye oturup şöyle bir şey (düşünür ya da) yazar:
"Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu"


Şair-adam; dizeye, sanatsal bağdaştırmaya, eğretilemeye yönelmiştir artık. Sonra şunu da yazar:
"Üç kere üç dokuz ederdi
Adam masaya dokuzu koydu"


Günlük dildeki sıradan bir sözce, "adam masaya anahtarlarını koydu" sözcesi, şiir dünyasında bir bütünlük içinde yerini almıştır artık. Şiirsel anlam, sanat amaçlı bir örgütlenmeyle oluşur böylece, "Masa da Masaymış Ha…" şiiri çıkar ortaya:
"MASA DA MASAYMIŞ HA…

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü, yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Masa da masaymış ha…
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.


Ne anlatıyor Edip Cansever bu şiirde? Bu metnin şiirsel anlamı ne acaba? Eğlence için, fantezi için mi yazılmış yoksa? Belki bunların hiçbiri, belki hepsi… Ama sanırım şair, sürekli çalıştığı, şiirlerini yazdığı masasını anlatıyor bize; masasının, onun kahrını nasıl çektiğini, onunla neleri paylaştığını, ona nasıl dayandığını dile getiriyor.

2.2. Çağrışımsal anlam türünden yararlanmak

Söylemi açık şiirlerdeki şiirsel anlamı, çoğu kimse, sözcüklerin sözlük anlamı ile kolayca çözebildiğini sanmaktadır. Ama o zaman da şiirin güzelliğindeki, etkileyiciliğindeki sırları anlayamamakta, şiir bilgisindeki kimi ayrıntılara uzak olduğu için bu bilgiyi dile getirememektedir. Dilbilim bu tür metinlerle ilgili olarak artık pek çok anlam türünden söz etmektedir.

Sözgelimi, Cahit Külebi,
"Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu
Savur saçlarını bebek
Savur biraz"


dörtlüğünde sözcükleri pek de değişmece (mecaz) anlamlarıyla kullanmış gibi görünmemekte; sözcükleri günlük dilin anlam eksenlerinde kullandığı için alışılmış bağdaştırma yapmış görünmektedir. Öyleyse şiirsel anlam nasıl oluşmuştur burada?

Cahit Külebi, halk şiiri ile modern şiiri birleştiren bir şairdir, kentli, modern halk ozanıdır bir bakıma.

Bu şiirde neredeyse gizli bir hece ölçüsü vardır: İlk üç dize sekizli, son dize dörtlü hece ile yazılmıştır.

Dörtlükte, rüzgârın adı geçmemekte ama tarlalarda rüzgârı estirmektedir şair; buğdaylar dalgalanmaktadır imgelem dünyamızda çünkü. "Saçları" sözcüğü, yinelenerek kullanılan "savur" sözcüğüyle birlikte, rüzgârı ayrıca hissettirmektedir bize. Konuştuğu, sarı ya da sarıya kaçan renkli ve uzun saçları olan biridir; ama bunu da doğrudan söylememekte, dalgalı "buğday tarlaları" yoluyla imge dünyamızda var etmektedir. Bu anlam türüne "çağrışımsal anlam" diyoruz.

Halk şiiri türü olan maniler; 7 heceli, dört dizeli, genellikle ilk iki dizesi, asıl söylenmek istenenden uzak ama asıl söylenmek istenene hazırlık dizeleri olan şiirlerdir. Cahit Külebi, bu dörtlüğün yer aldığı şiirin bütününde, mani şiir biçiminin anlam yaratma tekniğinden yararlanmış, dörtlüklerin ilk iki dizelerini, son iki dizelerle doğrudan ilgisi olmayacak biçimde kurarak bir iç anlam gerilimi yaratmıştır. Böylece çok uzak varlıkları bir ilgisizlik çelişkisi içinde kullanarak "çağrışımsal anlam" dediğimiz anlam türünü ilginç bir etkinlikte kullanmıştır.

Buğday tarlalarının sarı rengi, rüzgârdaki savrulup dalgalanışları, köylerin kent karşısındaki kimsesizliği ve uzaklığı, şairin geçmişteki köy çocukluğu ile şimdiki yaşamı ama hâlâ yaşadığı iç yalnızlığı, köy – kent ile şair – sevgili ya da sevgili adayı arasındaki çağrışımsal özdeşlik ve hafızalarımızda izleri bulunan halk şiiri teknikleri ile yaratılan çağrışımsal anlam, şiirsel anlam.

Köy Kent


Şair Sevgili


Kim diyebilir şimdi bu dörtlük, sözcüklerin yalnızca gerçek anlamlarıyla ve günlük konuşmadaki anlam eksenlerine uygun biçimde kullanılmasıyla kurulmuştur diye?

Dörtlükteki bir sözcük, ayrık ve özel duruşuyla dikkatimizi daha bir çekmektedir: "bebek" sözcüğü. Açık eğretileme yoluyla kazandırılmış anlamı, şiirde bence başka bir anlam gerilimi yaratıyor. Şair; yoksul, geri bir köyde geçirmiş çocukluğunu, ama hâlâ yoksunluklarının izini taşıyor. Karşısındakine, hem saflık hem kışkırtıcı kadınsı üstünlük ama sanki ona sahip olunabilecekmiş ya da sahip olunmuş bir hava verilerek, "bebek" diye sesleniyor. Tek bir sözcükte bile değişiklik, iç gerilimler var. İç içe birden çok eğretileme, biraz da düzdeğişmece.

Eğretileme için, şiirin kraliçesi deniyor. Eğretileme, sanatın, şiirin anlam oluşturmada başat öğesi.

Eğretileme, benzerliğe dayalı bir anlam aktarma yolu. İmgenin yolu ondan geçiyor.

Günlük dil bile ölü eğretilemelerle dolu: kapının kolu, dağın başı, testerenin dişi, bıçağın ağzı… Ama bu tür yananlamlar (ölüeğretileme=yananlam) imge yaratmaya uygun değildi. İmgenin yolu, değişmece anlamlardan geçer.

Şiirsel anlam, canlı değişmecelerden, özellikle canlı eğretilemelerden oluşur. Şiirdeki anlam sorunlarından biri de burada yatar. Başkalarının yarattığı özgün, yani canlı eğretilemeler kullanılarak şiirsel anlam yakalanamaz. En canlı eğretilemeler bile, sık kullanıldığında canlılığını yitirir, donuklaşır, giderek ölü duruma gelir. Şair, özgün eğretilemeler yaratamazsa şiir dilini, başka bir deyişle kendi dilini –şiir dili hep özgünlükte yatar, başkalarının ayak izlerinden şiire varılamaz çünkü- yaratamaz, yeni anlamlar oluşturamaz.

2.3. Eğretilemelerden yararlanmak

Bu söylediklerimizi ve eğretileme kavramını bir örnekle kısaca somutlayalım şimdi de.

Kuracağımız "Başım köpük köpük" eksiltili tümcesi, dilin duyusal işlevine ya da düzsöz mantığına dayandığı için, "banyodaki bir durumumuzu" dile getirir. Bu sözcede, en fazla düzdeğişmece (metanomi) türü bir değişmece vardır; çünkü "köpük köpük" ikilemesi, "sabun" yada "şampuan" sözcükleri ile bitişiklik ilişkisi içinde olması sonucu, onların anlamını düz bir ilişkiyle, bir kısaltmayla üstlenmiştir. Bu türden düzdeğişmeceli sözcükler şiir dilini var etmede işe yaramaz. Zaten "Başım köpük köpük" sözcesindeki bilgi, günlük bilgi olarak doğrulanabilir niteliktedir. Ya böyle bir bilgiye uygun durum vardır, ya da bu bilgi, onu söyleyen için yanlış bile olsa tümce olarak yanlış değildir, bozuk değildir.

Ama "başım köpük köpük bulut" dediğiniz an, iki uzak varlık arasında, "baş" ile "bulut" arasında bir çakıştırma yapmış olursunuz ki artık eğretilemeli anlam söz konusudur. Bu sözcedeki anlam, bilimsel ya da emprik bilgi ile doğrulanabilir bir anlam değildir; yazınsal bağdaştırma olduğu için şiirsel anlam oluşmuştur artık. Şiirsel anlam, anlamın tözü gereği diyalektik içerik taşır: Var olanı alıp bozma ve farklı, daha üst bir yapıda, üst dilde yeniden kurma. Verili anlamı reddetme ve özgün bir anlam yaratma.

"Başım köpük köpük bulut" eğretilemesi, yapılan bir eklemeyle yeni bir sıçraya uğrar:

"Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz"

Eğretileme içinde eğretileme, anlam içinde anlam. Şiir dilinin içinde kurulan yeni anlam dünyası.

Burada durmaz şair. Anlam eksenlerindeki kaydırma, yeni ve çok farklı bir eğretilemeyle bir kez daha sıçramaya uğrar:
"Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda"


Şair devam eder iç içe anlam katmanlarıyla şiirsel dünyayı kurmaya:
"Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında"


Sevdiğine, sevdiklerine özlem içinde yurt dışında yaşayan Nazım Hikmet'in Gülhane Parkı'nda olmasını kim engelleyebilir artık? "Sevdiği"nin gözyaşlarını silmesini kim engelleyebilir? Çünkü şiir dilinin, şiirsel anlam dünyasının özgürleştirici dünyasında, yeni bir algılama boyutundadır şair.
"Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir. Şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim, seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında"


Bu metinde şiir dilinin, şiirsel anlamın nasıl oluşturulduğunu bir de bütünlük içinde açıklayalım şimdi.

Önce, sözcükler simgesel, donuk anlamlarından kopartılmıştır. En başta, "ceviz ağacı", Batılıların metafor, bizim eğretileme dediğimiz yolla, yeni bir bağdaştırma yoluyla düz, gerçek anlamın dışına çıkarılmış, yeni bir anlamsal boyutta kullanıma sokulmuştur.

"Ceviz Ağacı" şiirinde, üstelik açık yaygın eğretileme yapılmıştır. Bir başka deyişle, aynı eğretileme şiir boyunca, şiiri kapsayacak biçimde kullanılmıştır:


1. benzeyen / "şair" kendisine benzetilen / "ceviz ağacı."
2. "ceviz ağacı" (şair)


Kendisine benzetilen "ceviz ağacı", "şair"in adı yerine geçirilmiş, göstergesi kılınmış, "ceviz ağacı" ile "şair" çakıştırılmıştır.

Şiirsel imgeyi en güçlü kılan, birleştirilen varlıklar ve kavramlar arasındaki uzaklıktır. İnsan ve ağaç. Biri aklı olan, düşünebilen bir varlık; diğeri bir bitki türü.

Bu şiirdeki çarpıcı imge, "insan – ceviz ağacı" aktarımına dayalı eğretilemeyle, yani bunların buluşturulup çakıştırılmasıyla elde edilmiştir.

Şair, açık yaygın eğretileme tekniğiyle dil içi anlam yaratma oyununu başarıyla oynamıştır. İç dünyasını bütün coşkusuyla ve büyük bir ustalıkla dile getirmiştir şair.


2.4. Duyguyu toplumsallaştırmak

Acemi ya da ortalama şairlerle yazın dilini iyi bilmeyen kimseler, duygulanmayı şiirsel anlam, duygularını dile getirmeyi de şiirsel metin sanmaktadır.

Bir şiirsel anlam sorunu da burada yatmaktadır.

Şairin dünyası, kuşkusuz ki duyusal ve duygusal coşkuya dayanır.

Ama şairin gücü bu coşkudan gelmez.

Coşku, özellikle belli yaş kuşaklarında, sözgelimi gençlik çağında, hele de özel dönemlerimizde, sözgelimi âşık olduğumuzda hepimizde fazlasıyla vardır. İçsel fırtınalar ayaklarımızı yerden keser, bizi olmadık durumlara savurur.

Şiir, duyguların dile getirilişi değildir. Şiirsel anlam da duygularla ilgili değildir.

"Duygu=şiir" düşüncesi birkaç yönden yanlıştır.

Sözgelimi, bize, "Babanız öldü." dendiğinde biz büyük bir acı içine düşeriz. Yakınımız, arkadaşlarımız da belli bir ölçüde etkilenir bu tümceden.

Ama bu ölümle ilgisi olmayan ve bizi tanımayan, hatta az tanıyan, ya da bizi sevmeyen birisi için bu cümle aynı etkiyi göstermeyecektir.

Öncelikle, bu tümcede dil, simgesel, düz, donuk, gerçek anlam işleviyle, yani sözcükler herkes için aynı anlama gelen gerçek anlamlarıyla kullanıldığı için, haberin acısı bireysel boyutta kalmıştır, bu nedenle de estetik değildir; yani okurla, bizim dışımızdakilerle etkili biçimde buluşamaz. Toplumsal olaylarda bile böyledir bu. Sözgelimi Afrika'da açlıktan ölen insanlarla ya da deprem felaketiyle ilgili haberleri üzülerek okuruz gazetelerden. Ama bu metinler yazınsal metinler düzeyine, salt konusu nedeniyle ulaşma gücü gösteremez.

Öyleyse, bireysel boyutta kalan acılar, ne kadar büyük olursa olsun, sözcüklerin alışılmış, gerçek anlamlarıyla ve bilindik sözdizimiyle, üstelik en acı biçimde dile getirilseler bile şiiri, şiirsel anlamı var edememektedir.

Acı, şaşkınlık, sevinç gibi coşkular, bireysel boyuttan toplumsal boyuta nasıl sıçrar peki?

Şiir yazmaya çalışan bir kimse, şiir dilini ve şiirsel anlamı yakalamanın yolunun nereden geçtiğini nasıl bilecek, bu yolu nasıl tanıyıp bulacak?

Hangi durumlara, kavramlara dikkat edecek şiir severler?

Birincisi, coşku, bir araya gelmiş insanların yaşantısından çıkmış olmalıdır. Yani şair, kişisel duygularını kişisellikten çıkarmalı, topluma mal edebilmelidir.

İkincisi, düz ve bireysel söylemden çıkıp toplumsal ve özgün bir söylem biçimi yaratmalıdır.

Bakın, şairin biri, Cemal Süreya, babasının ölümünü nasıl toplumsallaştırıyor, dilin toplumsal boyutuna nasıl sıçratıyor:
"Sizin hiç babanız öldü mü
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum"


Bir başka şair, Sezai Karakoç da, bir çocuğun, belki kendi annesinin ölümü üzerine yazmış şu dizeleri:
"Annen öldü mü çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde siyah bir çubuk
Ağzında küçük bir leke"


İşte kişisel acıların toplumsallaştırılmış, bir arada yaşayan insanlara özgü kılınmış kodlamaları.

Başarılı şairler, sözün estetik boyutunu yakalamayı, bunun sonucu olarak da duygunun başkalarına bulaşmasını başarabilen kimselerdir.

Demek ki estetik varlıklar, bireysel insana değil, bir arada yaşayan insanlara özgü heyecan uyandırdıkları sürece estetiklerdir.

Sözcüklerin yeni anlamları ve diziliş özellikleri, okurda da heyecan ve sarsıntı yaratmalarıdır. Okuru tedirgin etmeli, okurda iz bırakmalıdır.

Demek ki şiirsel anlam, kişisel ve mantıksal gerekliliğe göre değil, toplumsal ve estetik gerekliliğe göre düzenlenerek elde ediliyor.

Estetik söz dizimi ve anlam kurallarıyla düzenlenen söz, sözcüklerin simgesel, yani kavramsal, gerçek, alışılmış anlamlarına değil, çok farklı anlamlara götürür bizi. Böyle durumlarda da sözcüklerin değeri artar, yeni anlam dünyalarına uzanır sözcükler. Sınırı belirsiz bir anlam dünyasına.


2.5. Yalın sözü şiire yükseltmek

Çok basit görünen, "Ben de yazarım böylesini.", "Benim yazdıklarımdan ne farkı var bunların." dediğimiz şiirlerde bile, hiç ummadığımız, ilk bakışta hemen göremediğimiz estetik bir düzen ve anlam katmanları vardır. Şair, basit görünen ama kalıcı olan o dizelere de büyük birikimler, emekler sonucu ulaşmıştır.

Cahit Külebi'den aldığımız dörtlükle sanırım bunu biraz açıklamıştık. Yunus Emre'den iki örnekle bu düşüncemizi daha farklı biçimde somutlayalım şimdi:
"Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver sen onları
Bana seni gerek seni


dörtlüğünde ne diyor Yunus? "Herkes cennetten söz ediyor; bir cennettir, tutturmuş herkes. Cennet diye durmadan andıkları da birkaç köşkle birkaç huriden başka bir şey değil. Onları isteyene verebilirsin; benim gözüm yok onlarda. Bana gereken yalnız sensin, bana sen gereklisin."

Dizeyi böyle düzsöz olarak söyleyince sihir bozuluyor. Demek ki şiirsel anlamı var eden bir şiir düzeni var. Bu dörtlükteki ilahi koşuk biçimini biliriz hepimiz; ilahinin hazır kalıbı, hazır gücü kullanılmış. Şiirsel düzenin tüm özelliklerinden yararlanılmış. Ama asıl etki burada değil. Asıl etki; sözlerdeki içtenlikte, yalınlıkta, anlatılmak istenenin çok somut ve kısa olarak anlatılabilmesinde, yakalanan ritimde, toplumsalın yakalanmasında. Ama her şeye karşın, sözcüklerin, gerçek anlamlara dayanmasına karşın çağrışımsal anlam güçlerinde, uzak çağrışımla sezdirilen anlamsal iç gerginlikte: "cennet" kavramının "birkaç köşkle birkaç huri"ye indirgemesindeki tezatlaştırıcı gerilimde, ama burada durulmayıp, "cennet"i bile içine alan daha büyük bir hedefin konulmasında, "hüsn-i mutlak"ın, "bütün güzelli"ğinin istenmesinde, "bana seni gerek seni" düğümleyici son dizede. Gizli bir rücu (vazgeçme numarası yapma) sanatı, tezat içinde tezat, gerilim içinde gerilim.

Yunus Emre'den ikinci bir dörtlük:
"Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin"


Yine çok yalın, çok içten, çok lirik, çok öz bir söyleyiş. Yine toplumsalı yakalayan bir söyleyiş. Bir ilahi koşuk düzeni, halk şiiri ritmi…

Çağrışımsal anlam alanı, duygu değeri çok güçlü sözcükler bir arada: "garip", "ölmüş", "üç günden sonra duymak", "soğuk su ile yumak"… Üstelik bir uzaklaştırma söylemiyle desteklenmiş, güçlendirilmiş çağrışımsallık: "diyeler", "duyalar", "yuyalar".

"Garip" sözcüğü çevresinde, daha önce açıkladığımız anlambirimcikler doğrultusunda pek az rastlanan etkililikte bir tenasüp (uygunluk) sanatı: garip - ölmek, garip - üç günden sonra duymak, garip - şöyle, garip - soğuk su ile yıkamak, garip – ler / - lar / - ler (onlar, onlar, onlar). Üstelik sonda da, "bencileyin", yani "benim gibi" sözü.

İlk dizedeki "garip" sözcüğünün bağlamsal anlamı: herhangi "bir garip"; ilk üç dize de bu "bir garip" üzerine. Son dizedeki "garip" sözcüğünün bağlamsal anlamı: "şöyle garip bencileyin", yani Yunus'un kendisi, ama biraz kendisi, biraz değil sanki: "bencileyin", yani "benim gibi". İlk üç dizede anlatılan yalnız, kimsesiz, sahipsiz "garip" ile son dizede anlatılan "bencileyin garip"; uzaklık-yakınlık anlam gerilimi ama. İlk üç dize ile son dize arasında da "garip" çevresinde yaratılan iç gerilim, şiirin çarpıcı anlam dünyasını var edici anlam olgusu.

Aynı ilahinin şu ilk dörtlüğüne dikkat edin:
Acep şu yerde var m'ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı yanık gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin


İkinci ve son dize, nakarat. Ne kadar az sözcükle, ne çağrışımsal anlam gücü böyle!

Şiirsel anlam oluşturma yolları ve anlam sorunları bu kadar mıdır? Kuşkusuz ki değil. Bu yazıda, ara başlıklar atmadan bazen çok kısa olarak değindiklerimizle sözünü bile edemediklerimiz bir başka yazıya.


Kaynakça :
AKSAN, Prof. Dr. Doğan, Dilbilim ve Türkçe Yazıları, İstanbul 2004.
CAUDWELL, Christoper, Yanılsama ve Gerçeklik, (İngilizceden çeviren: Mehmet H.Doğan), İstanbul, 1974.
KIRAN, Zeynel, Dilbilim Akımları, Ankara, Ocak 1986.
UĞUR, Nİzamettin, Anlambilim / Sözcüğün Anlam Açılımı, Ankara, 2003.

yasakmeyve dergisi, sayı: 11, Kasım / Aralık 2004
Sitesi

1 Yorum:

Bloglar Yarışıyor, Siz de Katılabilirsiniz dedi ki... 26 Mart 2014 00:01  

Bloglar Yarışıyor ile siz de blogunuzla kazanmaya aday olun, promosyon ödüller kazanın. Sponsorlarımızın desteği ile bloglar arası etkinlik yarışmamızı 5. kez düzenliyoruz. Siz de başvurun. Detaylı bilgiyi websitemizden öğrenebilirsiniz.
İlginiz ve desteğiniz için teşekkürler!


Web: http://www.bloglaryarisiyor.net
Mail: iletisim@bloglaryarisiyor.net
Tel: +90212 330 9707


Konuyla ilgili düşüncelerinizi ekleyin↓

― Lütfen konuya yönelik yorum yapınız.
― Blog'a yönelik yorumlarınızı " Blog Yorumları " sayfasına bırakınız...
― Google Hesabı olmayanlar Yorumlama Biçiminden Adı / URL'yi veya ANONİM seçerek yorum yapabilir...

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......