! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
'Karpuz Kabuğu Denize Düşünce', 'Para yok, imkân yok diyen yönetmenleri anlamıyorum. Bir derdiniz varsa, ölürsünüz de gene çekersiniz' diyen Ahmet Uluçay'a bir selam aynı zamanda.


RADİKAL / MURAT BALKI / 18.12.2010
Tutku ve inatla sinemaya sarılmış bir ‘köylü’ olan Ahmet Uluçay’a, sinema endüstrisinin alanına ve üretim ilişkilerine girmeden gerçekten bağımsız ve ‘biricik’ kalabilmiş bir sinema adamına saygı duruşu niteliğinde bir kitap ‘Karpuz Kabuğu Denize Düşünce’... “Karpuz kabuğundan gemiler yapmak kimin aklına gelir? Arzu bir ‘delilik’ olarak tezahür ederse yönetmen karpuz kabuklarından filmler çeker” diye yazıyor Seçil Büker. Ve Ahmet Uluçay sinemasının ve onun sinemasal tavrının kodlarına işaret ediyor.

Altı bölümden oluşan ‘Karpuz Kabuğu Denize Düşünce’nin ilk iki bölümünde Kemal Cem Baykal, Ahmet Uluçay’ı anlatır. ‘Ahmet Uluçay; Tepecik Köyü’nde Bir Auteur’ başlıklı bölümde, Uluçay’ın 1954’te Kütahya’nın Tepecik köyünde başlayıp 30 Kasım 2009’da aynı köyde noktalanan hayatını, sinema yapma inadını, çevresi tarafından ‘delilik’ olarak adlandırılan tutkusunu anlatır. Uluçay’ın yaşamının ‘gerçek’ bir serüven olduğunun altını çizer. Öyle sahici bir serüvendir ki bu, “Şairin hayatı şiire dahil” diyen Cemal Süreya’nınki gibi Uluçay’ın da hayatı filmlerine dahildir. Hayatının sineması olduğunu, sinemasının hayatına dönüştüğünü 10 kısa, tek uzun metrajlı filminde ayrıntısıyla göstermiştir. Sinemanın sayılı ‘auteur’lerinden olan Uluçay, sinemaya ve hayata bakışını bir röportajında şöyle dile getirmiştir: “Bazı konularda benim yakınmam gerekirken, çıkıp başkalarının hakları olmadığı halde yakınmasına çok kızıyorum… ‘Öküz yükü çeker, kağnı bağırır’ diye bir söz var bizim oralarda. Para yok, imkân yok diyen yönetmenleri anlamıyorum. Bir derdiniz varsa, ölürsünüz de gene çekersiniz. Gider banka soyar, filminizi çekersiniz. Benim söyleyecek bir derdim var…”
Kemal Cem Baykal, ‘Karpuz Kabuğu Sinemaya Düşer mi?’ başlıklı bölümde, yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak adlı çalışmasını ve otobiyografik ayrıntılarını gözler önüne seriyor. Bu noktada öz-düşünümsellik (reflexivity) kavramı üzerinden yönetmenin sinemasının analizini yapıyor. Kavramı açık öz-düşünümsellik ve kapalı öz-düşünümsellik olarak ikiye ayıran yazar, Uluçay’ın sinemasının açık öz-düşünümsellik öğeleri barındırdığını örnekler. Bu kavramın soyutlama ve öznellikle birlikte modernizmin önemli formlarından olduğunu, dünya sinemasında Orson Welles, Alfred Hitchcock, Ingmar Bergman ve Fellini gibi yönetmenlerin bu türde açık ya da örtülü ürünler verdiğini belirtir. Türk sinemasında ise bu türün örnekleri arasında Ömer Kavur’un Gece Yolculuğu filmi ile Uluçay’ın Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmini sayan Baykal, Uluçay’ın filmini açık öz-düşünümsellik türünün en belirgin çalışmalarından biri olarak niteler ve bu kavram ışığında, yapısalcı teknikle filmin ayrıntılı analizine girişir.

Bana deli dediler
Filmde çocukları, kedileri ve delileri “ayrıcalıklı” bir yere koyan yönetmen, yazar tarafından filmdeki ‘Deli Ömer’ karakteri üzerinden yorumlanırken, film yapma arzusu ve delice cesaretinden dolayı “kutlu deli” olarak adlandırılır. Uluçay da bir söyleşisinde bu durumu sanki noktalar. “Bana deli dediler köyde. Kimse oğlunu benimle oynatmazdı. Ama şunu söyleyeyim. Film çekmesem delirirdim. Ben zaten normal olmak istemiyorum.”
Nuray Hilal Tuğan, ‘Yaşamın Kıyısında Bekle ve Umut Et’ başlıklı bölümde Fatih Akın’ı inceliyor. Göç, göçmenlik, yolculuk ve bu temaların belirlediği zaman ve mekan algısının sinemasına etkilerini sorguluyor. Yönetmenin yaşamından bölümlerin ve izlerin ‘kılık değiştirerek’ filmlerine sızdığını, bu sızmanın onu, Avrupa sinemasında özgün kıldığını ve özel bir yere taşıdığını belirtiyor.
Tuğan Hamburg doğumlu, Almanya’ya göç etmiş Trabzonlu bir ailenin çocuğu olan Akın’ın filmlerinin, aidiyet ve kimlik üzerine bolca metafor barındıran ve “rastlantı” üzerine inşa edilmiş sine-masal yapısının ‘öz’cülük tuzağına düşmeden analiz edilmesi görüşünde. Fatih Akın’ın belirli kategorilere sıkıştırılmak istendiğinde tepki verdiğini biliyoruz. Ancak yazarın ‘aksanlı sinema’, ‘göçmen sineması’ ya da ‘ulusaşırı sinema’ gibi kavramlarla yönetmenin sinemasını kategorize etmeye çalışması da ilginç. Fatih Akın’ın filmografisi incelendiğinde, Akın’ın sınırları aşmayı sevdiğini söylemek yersiz olmaz. Onun filmlerinde aştığı sınırlar yalnızca coğrafi sınırlar değil, ‘ben ve öteki’ arasındaki sınırlardır aynı zamanda.

Sert ve acımasız
‘Boğaz’da Hayat Var’ başlıklı bölümde Sezen Gürüf Başhekim, Reha Erdem’in Hayat Var’ını modern bir metin olarak tanımlayor ve bunun yalnızca anlatım biçimiyle ilgili olmadığını, filmin temel varoluşu sorgulayan ve sert, acımasız, eşitliğin olmadığı bir dünyayı da betimlediğini yazıyor ve devam ediyor. “Kendilik dediğimiz şey bir kayıp, eksik ve sürekli bir hayal kırıklığı olduğunu sezdiriyor. Melankolik olmayan, yas tutmayan, her gün yeni bir hayal kırıklığıyla yüzleşecek olan ve aslında kendim dediği şeyin bir hayal kırıklığı olduğunun farkında olan bir film Hayat Var.”
‘Ara’nın Locasında Beyaz Olmayan Beyaz Türkler’ başlıklı bölümde Şeyma Balcı, Ümit Ünal’ın Ara filmini modernist sinemanın temel ilkeleri doğrultusunda inceliyor. Soyutlama, öz-düşünümsellik ve öznellik olarak tanımladığı bu ilkelerin ışığında Ara’yı analiz ediyor. ‘Yusuf’un Genç Bir Şair Olarak Portresi: Süt’ başlığında Seçil Büker, Semih Kaplanoğlu sinemasını, yönetmenin şiirle ilişkisi ve otobiyografik öğelerin taşıdığı ağırlıktan hareketle şiirin sineması olarak tanımlar ve “Süt de tıpkı İkinci Yeni gibi kapalı bir şiirdir, … başka deyişle okuyucudan geniş ölçüde anlama çabası bekleyen şiirdir…” der ve tartışmaya açık bu yorumların ardından Semih Kaplanoğlu’nun bir şiiriyle yazıyı ve Ahmet Uluçay’ın anısına hazırlanmış kitabı bitirir.
Ahmet Uluçay illüzyona dayalı ve ‘uydurma’ üzerine kurulu bir sanatın, sinema dünyasının tam ortasında sahiciliği ve samimiyetiyle bir duruş sergiliyor. Çektiği acılar, başarısızlıklar, fiziksel hastalıklar bu duruşun bir bedeli gibi. Hayatı ve onunla örtüşen sineması daha pek çok çalışmayı, kitabı ve filmi hak ediyor. Sistemin ve piyasanın tam karşısında bir varoluş, ayakta kalma ve genç sinemacılar için örnek alınacak bir ‘başarısızlık’ hikâyesidir Ahmet Uluçay. Bu kitap ona, hazırlayanların deyişiyle gönderilmiş bir selam ve küçük bir armağan.

KARPUZ KABUĞU DENİZE DÜŞÜNCE
Derleyen: Seçil Büker
Kırmızı Kedi Yayınevi
2010
223 sayfa

0 Yorum:

Konuyla ilgili düşüncelerinizi ekleyin↓

― Lütfen konuya yönelik yorum yapınız.
― Blog'a yönelik yorumlarınızı " Blog Yorumları " sayfasına bırakınız...
― Google Hesabı olmayanlar Yorumlama Biçiminden Adı / URL'yi veya ANONİM seçerek yorum yapabilir...

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......