! Anladım ki anlamak yetmiyor

her şey aynıdır, yalnızca biz farklı görürüz

-.---Yazılar e-postana gelsin ↓

e-postanızı yazın:


-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
13 Ağu 2011

TAVIRSIZ HAYAT

Bir gün olgunluk üzerinde duruyorsunuz,
başka bir günse "Bir çocuk gibi ol" diyorsunuz.
Şayet olgun bir tavır takınırsam, içimdeki çocuğumun baskılandığını
ve kendini ifade etmek için çırpındığını hissediyorum.
Şayet çocuğumu dans etmek, şarkı söylemek için bırakırsam,
o zaman da çocukça tavırlar ortaya çıkıyor.
Ne yapmalı?

Olgun olmak, olgun bir tavrı benimsemek anlamına gelmez.
Aslında, olgun bir tavır takınmak olgunlaşmak için en büyük engellerden birisi olacaktır.
Tavır takınmak bir şeyin dayatılması anlamına gelir,
tavır takınmak bir şeyin yapay biçimde yetiştirilmesidir, uygulama yapmaktır.
Senin içinden gelmez.
O bir maskedir, boyanmış bir yüzdür; o senin hakiki varlığın değildir.
Herkesin yaptığı budur.
Bu yüzden yeryüzünde insanlar olgunmuş gibi gözükür —değillerdir,
hiç olgunlaşmamışlardır— tavırlar takınmışlardır
ve derinde çocuk gibi kalırlar.
Onların olgunluğu sadece yüzeydedir ya da o kadar bile değildir.

Bir adamı birazcık kazı ve onun içinden çocukluğun çıktığını göreceksin.
Ve yalnızca, sözde sıradan insanlar değil;
azizlerini kazı ve olgunlaşmamışlığın ortaya çıktığını göreceksin
ya da politikacılarını ve liderlerini kazı.
Dünyadaki herhangi bir meclise git ve izle.
Ve hiçbir zaman bu kadar olgunlaşmamış ve çocukça insan topluluğunu bir arada görmeyeceksin.

İnsan kendisini ve başkalarını kandırmaktadır.
Tavır takınırsan sahte, yapay olacaksın.
Hiçbir şeyi üzerine takın demiyorum ben. Ol!
Tavır takınmak olmanın önündeki engeldir.
Ve olmanın tek yolu, ta en başından başlamaktır.
Çocukluğunda anne-baban sana izin vermediği için bir yerlerde takılıp kaldın.
Sözde normal insanların zekâ yaşı on ila on üç yaş arasından fazla değildir, on dört bile değil!
Ve sen yetmiş ya da seksen olabilirsin
ama zekâ yaşın sen cinsel olarak olgunlaşmadan önceki bir yerlerde takılıp kalmıştır.
Bir kişi cinsel olarak olgunlaştığında, on üç ya da on dörtte, sonsuza kadar mühürlenmiştir.
Sonra giderek sahteleşir ve daha çok sahteleşir.
Bir sahtelik başka sahteliklerle korunmalıdır,
bir yalan başka yalanlarla savunulmalıdır
ve sonrasında da bunun bir sonu yoktur.
Sadece bir çöp yığınına dönüşürsün; kişilik denen şey budur.
Kişilik bırakılmalıdır, sadece o zaman bireylik ortaya çıkar.
Onlar aynı anlama gelmez.
Kişilik sadece bir vitrindir; göstermeliktir, gerçek değil.

Birey olmak senin gerçekliğindir, vitrinde gösterilen bir şey değil.
İsteyen, istediği kadar kazabilir ve aynı tadı bulacaktır.
Buda'nın, "Beni istediğin yerden tadabilirsin ve aynı tadı bulacaksın,
tıpkı okyanusu herhangi bir yerden tattığında onu tuzlu bulacağın gibi" dediği söylenir.
Birey olmak tam bir bütündür, organiktir.
Kişilik şizofrendir:
Merkez bir şeydir ve çevre ise başka bir şeydir ve hiçbir zaman buluşmazlar.
Sadece hiç buluşmamak değil, sadece farklılık değil,
birbirlerine taban tabana zıttırlar, devamlı bir kavga halindedirler.

O nedenle anlaşılması gereken ilk şey asla olgun bir tavır takınmamaktır.
Ya olgun ya da olgunlaşmamış ol.
Eğer olgun değilsen o zaman olgun olma; olgun olmayarak gelişime izin vermiş oluyorsun.
O zaman bırak olgunlaşmamışlık orada kalsın; sahte olma, onunla ilgili samimiyetsiz olma.
Çocuk gibiysen, o halde çocuk gibisin; ne olmuş? Çocuksu ol.
Kabul et, ona katıl.
Varlığında bir bölünme yaratma, aksi taktirde çok köklü bir delilik yaratıyor olacaksın.
Sen sadece kendin ol.
Çocuksu olmakta yanlış bir şey yok.
Sana çocuksu olmanın yanlış bir şey olduğu söylendiği için tavırlar takınmaya başladın.
Ta çocukluğundan beridir olgun olmaya çalışıyorsun ve bir çocuk nasıl olgun olabilir ki?
Bir çocuk bir çocuktur; çocuksu olmak zorunda.
Ama buna izin verilmez, o yüzden küçük çocuklar diplomatlara dönüşür;
rol yapmaya başlarlar, sahte şekillerde davranmaya başlarlar,
en başlarından itibaren yalan haline dönüşürler ve yalan büyümeye devam eder.
Ve bir gün hakikati aramaya başlarsın; o zaman kutsal kitapların içine girersin
ve kutsal kitaplarda hiçbir hakikat yoktur.
Hakikat senin varlığının içindedir, gerçek kutsal kitap budur.
Veda, Kuran, İncil; onlar senin bilincindedir!
Senin tarafından ihtiyaç duyulan her şeyi taşıyorsun, bu Tanrıdan sana bir armağandır.
Herkes içinde hakikatle doğar; hayat hakikattir.
Ama sen yalan söylemeye başladın.
Tüm yalanları bırak.
Cesur ol ve elbette içinde çok büyük bir korku yükselecek
çünkü ne zaman kişiliğini bırakacak olursan hiçbir zaman izin verilmemiş olan çocukluğun yüzeye çıkacak.
Ve korkmuş hissedeceksin:
"Ne? Bu saatten sonra tekrar çocuk gibi mi olacağım?
Herkes beni çok büyük bir profesör —ya da bir doktor veya bir mühendis— olarak bilirken
ve benim doktora derecem var ve tekrardan çocuk gibi olacağım?"
Korku yükselir; herkesin ne düşüneceği, insanların aklından ne geçeceği.
Bu korkunun aynısı seni en başından beri mahvetti.
Bu korkunun aynısı zehirdi:
"Annem ne düşünecek? Babam ne düşünecek?
İnsanlar, öğretmenler, toplum ne düşünecek?"
Ve küçük çocuk kurnaz olmaya başlar; kalbini göstermez.
Bunun başkaları tarafından kabul edilmeyeceğini bilir,
o yüzden bir surat, bir kamuflaj yaratır.
İnsanların görmek isteyeceklerini gösterecektir.
Bu diplomasidir, bu politik olmaktır; bu zehirdir!

Herkes politiktir.
Gülüyorsun çünkü bunun getirisi vardır, ağlıyorsun çünkü ağlaman isteniyor.
Belli bir şey söylüyorsun çünkü bu işleri kolaylaştırıyor.
Karına, "Seni seviyorum" diyorsun çünkü bu onun sessiz kalmasını sağlıyor.
Kocana, "Sensiz ölürüm, benim dünyamdaki tek kişi sensin, sen benim hayatımsın" dersin
çünkü o senden bunu söylemeni bekliyor, bunu hissettiğin için değil.

Eğer hissediyorsan, o zaman onda güzellik vardır, o zaman o gerçek bir güldür.
Eğer sadece rol kesiyorsan, onun erkek egosuna masaj yapıyorsan,
ona destek çıkıyorsan,
onun aracılığıyla bir şeyler elde edeceğin içindir,
o zaman o yapay bir güldür, plastik bir çiçektir.

Ve çok fazla plastiğin ağırlığı altında eziliyorsun; sorun bu.
Sorun dünyada değil.
Sözde dindar insanlar sürekli, "Dünyadan vazgeçin" deyip duruyorlar.
Ben sana diyorum ki sorun dünya falan değil. Sahtelikten vazgeç; sorun budur.
Yapay olanı bırak; sorun budur.
Aileni terk etmene gerek yok ama orada yarattığın tüm sahte aileleri terk et.
Hakiki, özgün ol.
Bazen hakiki olmak ve özgün olmak çok sancılı olacak, o ucuz değildir.
Hakiki olmamak ve özgün/olmamak ucuzdur, rahattır, pratiktir.
Bu bir üç kağıttır, kendini korumak için bir taktiktir; bir zırhtır.
Ama o zaman ruhunda taşımakta olduğun hakikati kaçırırsın.
O zaman hiçbir şekilde Tanrı nedir bilemeyeceksin çünkü Tanrı sadece senin içinde bilinebilir.

Önce içeride sonra da dışarıda;
önce içerisi, sonra dışarısı çünkü sana en yakın olan şey budur, senin kendi varlığın.
Şayet Tanrıyı orada ıskalarsan, Tanrıyı nasıl Krishna'da, İsa'da, Buda'da görebilirsin ki?
Tamamen saçmalık.
Tanrıyı kendinde göremezsen, İsa'da da Tanrıyı göremezsin.
Ve şayet kendi etrafında yalanlar yaratırsan nasıl olur da kendinde Tanrıyı görebilirsin?
Yalanlar o kadar çoktur ki neredeyse varlığına giden yolu unutmuş durumdasın.

Friedrich Nietzsche insan yalansız yaşayamaz demiştir
ve aşağı yukarı insanların yüzde doksan dokuzu için haklıdır da.
Niçin insanlar yalansız yaşayamaz?
Çünkü yalanlar tampon gibi işlev görür, şok emerler.
Yalanlar makine yağı gibi işler; insanlarla devamlı sürtüşmezsin. Gülümsersin ve diğeri de gülümser; yağlama budur.
İçerde öfkeli hissediyor olabilirsin,
belki de nefret dolusun ama karına devamlı "Seni seviyorum" deyip durursun.
Nefreti ifade etmek belaya bulaşmaktır.

Ama unutma, nefretini ifade etmeyi öğrenemediğin sürece sevgini ifade etmeyi asla öğrenemeyeceksin.
Kızgın olamayan bir insan sevemez de,
çünkü kızgınlığını o kadar bastırmak zorundadır ki başka hiçbir şey ifade edebilecek gücü kalmaz.
Çünkü varlığının içindeki her şey birbirine bağlıdır, ayrı değillerdir.
Kızgınlıkla sevgi arasında su geçirmez bölmeler yoktur;
onların hepsi bir aradadır, birbiriyle karışmış haldedir.
O aynı enerjidir.
Eğer öfkeyi bastırırsan, sevgiyi de bastırmak zorunda kalacaksın.
Şayet sevgini ifade edersen şaşıracaksın; onunla birlikte öfke de yükselir.
Ya hepsini birden bastırırsın ya da hepsi birden ifade edilmek zorunda kalacaktır.
Bu içsel organik birliğin aritmetiğini anlamak durumundasın.
Ya ifade edici ol ya da baskılayıcı.
Seçim senin öfkeyi bastırıp sevgiyi ifade etmen değildir;
o zaman sevgin sahte olacaktır çünkü hiçbir ateşi olmayacaktır,
hiçbir sıcaklık niteliğine sahip olmayacaktır.
Sadece biçimsel bir şey, yumuşak bir şey olacaktır ve her zaman için onun derinine inmekten korkacaksın.
İnsanlar sadece seviyormuş gibi yaparlar çünkü sevmeleri beklenir.
Çocuklarını severler, karılarını ya da kocalarını, kardeşlerini, arkadaşlarını severler
çünkü belli şeyleri yapmaları beklenir onlardan.
Onlar da bu şeyleri görevleriymiş gibi yaparlar.
İçlerinde bir kutlama yoktur.

Eve gelirsin ve çocuğunun başına dokunursun çünkü bu beklenmektedir,
çünkü sadece yapılması gereken şey budur ama onun içinde coşku yoktur;
o soğuktur, o ölüdür.
Ve çocuk seni asla affedemeyecek çünkü kafaya soğuk bir dokunuş çirkindir.
Ve çocuk utanç duyar, sen utanç duyarsın.

Karınla sevişirsin ama hiçbir zaman sonuna kadar içinde olmazsın.
O seni gerçekten çok uzaklara götürebilir, o seni nihai mutluluğa götürebilir, onun içinde eriyebilirsin.
Ama eğer hiçbir zaman öfkene izin vermediysen ve öfkenin içinde erimediysen,
aşkın seni eritmesine nasıl izin verirsin?
Ve bu pek çok kere olmuştur —şaşıracaksın— bir âşık kadını öldürmüştür
çünkü sevgisine izin vermiştir ve sonrasında da ansızın öfke gelmiştir.
Pek çok kez bir âşığın kadını öldürdüğü, boğazını sıktığı gayet iyi bilinen bir gerçektir
ve o bir katil değildi; sorumlusu toplumdur.
Sadece o çok fazlasını göze aldı ve aşkın içine çok fazla daldı.
Çok derine gittiğinde vahşileşirsin çünkü medeniyet yüzeydedir.
Öfke çıkar, sonra da içinde saklı olan ne varsa ortaya çıkar ve ondan sonra da neredeyse delirirsin.
Bu delilikten kaçınmak için çok yüzeysel bir şekilde sevişirsin.
O hiçbir zaman inanılmaz bir olay değildir. Evet, insanlar o tıpkı bir hapşırık gibidir derken haklılar:
Gerginlikleri rahatlatır, üzerinde ağırlaşmakta olan belli enerjilerden seni kurtarır.
Ama aşkın gerçek resmi bu değildir.
Aşk kendini kaybedecek kadar zevkli olmalı;
hapşırık gibi değil, sadece bir rahatlama değil, bir farkındalık, bir özgürleşme olmalı.
Sevgiyi bir özgürleşme, bir sonsuz zevk, bir samadhi olarak bilmediğin sürece, sevgiyi bilmiyorsun demektir.
Ama bu sadece sen sahte değilsen,
her şeyde hakiki olduysan mümkündür;
şayet öfkeye izin verdiysen, kahkahaya izin verdiysen, gözyaşına izin verdiysen,
her şeye izin verdiysen;
eğer hiçbir zaman önleyici bir güç olmadıysan, hiçbir şeyi tutmadıysan,
hiçbir zaman kontrol etmediysen; kontrol etmeden bir hayat yaşadıysan.
Ve unutma, kontrol etmeden derken şehvet düşkünü bir hayat demek istemiyorum.
Kontrol etmeme muhteşem bir öğreti olabilir ama bu disiplin dışarıdan dayatılmaz.
O edinilmiş bir tavır değildir.
Disiplin senin kendi içsel deneyimlerinden gelir.
O, varlığının tüm olasılıklarıyla yüzleşmenden gelir.
O, tüm yönleri deneyimleyerek gelir, tüm boyutları keşfederek gelir.
O, anlayıştan ortaya çıkar.
Öfkenin içinde bulundun ve onda bir şeyi anladın; bu anlayış disiplini getirir.
Bu kontrol değildir. Kontrol çirkindir, disiplin güzeldir.

Disiplin (discipline) sözcüğü temelde öğrenme kapasitesi anlamına gelir,
oradan da mürit (disciple) sözcüğü gelir.
Kontrol anlamına gelmez, öğrenme kapasitesinin olması anlamına gelir.
Yaşam tecrübeleri aracılığıyla öğrenmeye devam eden,
her şeyin içine korkmadan giren, riske eden, keşfeden ve maceraya giren,
bilinmeyenin karanlık gecesinin içine dalmaya her zaman hazır olan,
bilinene yapışmayan ve her zaman hata yapmaya hazır olan,
her zaman bir hendeğe düşmeye razı olan ve başkaları tarafından gülünmeye her zaman hazır olan bir kişi disiplinli bir insandır.

Yalnızca aptal olarak adlandırılma cesaretine sahip olan insanların
yaşama ve sevme ve bilme ve olma kapasiteleri vardır.
Olgunluk daha çok ve daha çok, daha derin ve daha derin yaşam tecrübeleri aracılığıyla gelir,
hayattan kaçınarak değil.
Hayattan kaçınarak çocukça kalırsın.

Bir şey daha: Ben bir çocuk gibi ol derken çocukça ol demiyorum.
Bir çocuk çocukça davranmak zorundadır;
yoksa çocukluk denen bu muhteşem deneyimi ıskalar.
Ama genç ya da yaşlı da olsan, çocukça davranmak basitçe senin büyümemiş olduğun anlamına gelir.
Bir çocuk gibi olmak tamamıyla farklı bir olgudur.
Ne anlama gelir?
Bir, çocuk her zaman bütündür; ne yaparsa yapsın çocuk onun içinde kaybolur,
o hiçbir zaman kısmi değildir.
Sahilde deniz kabukları topluyorsa, o zaman diğer tüm şeyler bilincinden silinip gider,
o zaman onun tek ilgilendiği sahildeki deniz kabuklarıdır.
İçinde kaybolur, tamamen içinde yitip gider.
Bu bütün olma niteliği bir çocuk gibi olmanın temellerinden birisidir.
Bu yoğunluktur, bu konsantrasyondur, bu bütünlüktür.

Ve ikincisi: Çocuk masumdur. Bir bilmeme halinde iş görür.
Hiçbir zaman bilgisiyle iş görmez çünkü hiç yoktur.
Sen her zaman bilginle iş görürsün.
Bilgi geçmiş demektir, bilgi bilinen ve söylenen demektir,
bilgi senin topladığın şey demektir.
Ve her yeni durum yenidir, ona hiçbir bilgi uygulanamaz.
Mühendislik ya da teknolojiden bahsetmiyorum; orada geçmiş uygulanabilir
çünkü bir makine bir makinedir.
Ama bir insan ortamında davranıyorsan,
canlı varlıklarla iletişim halindeysen,
hiçbir durum bir başkasının tekrarı değildir.
Her durum kendine özgüdür.
Şayet onun içinde doğru bir biçimde hareket etmek istersen,
bir cahillik haliyle hareket etmek zorunda kalacaksın, bir çocuk gibi.
Bilgini oraya getirme, tüm bilgileri unut.
Yeniye yeni olarak karşılık ver, yeniye eskiden karşılık verme.
Eskiden karşılık verirsen kaçıracaksın:
Seninle etrafında olan arasında bir köprü olmayacak.
Hep geç kalacaksın, her zaman treni kaçıracaksın.

İnsanlar tekrar tekrar treni hayal edip durur ama her zaman onu kaçırırlar.
Kişi rüyasında acele eder, koşar ve istasyona ulaşır ve ulaştığında tren gitmiştir.
Bu rüyayı milyonlarca kişi tekrar tekrar görüyor, bu en ortak rüyalardan birisidir.
Niçin bu rüya milyonlarca insana tekrar tekrar geliyor?
Onlar hayatı kaçırıyorlar. Onlar her zaman geç kalıyorlar.
Her zaman bir boşluk var. Deniyorlar ama köprü hiç yapılmıyor.
Birlik olamıyorlar, hiçbir şeyin içine giremiyorlar, bir şey engelliyor.
Nedir o? Engelleyen şey bilgidir.

Ben sana cahillik öğretiyorum.
Ve ben bir çocuk gibi ol derken her zaman öğrenmeye devam et,
hiçbir zaman bilgili olma demek istiyorum.
Bilgi ölü bir şeydir, öğrenme canlı bir süreçtir.
Ve öğrenen bunu hatırlamalıdır; bilgi noktasından hareket edemez.

Hiç izleyip gözlemlemedin mi? Küçük çocuklar çok hızlı öğrenir.
Şayet çocuk birden fazla lisanın konuşulduğu bir ortamda bulunursa bütün dilleri öğrenir.
Annenin konuştuğu, babanın konuştuğu, komşuların konuştuğu dili öğrenir;
üç, dört, beş dili çok kolaylıkla, hiç sorunsuz öğrenebilir.
Bir kez bir dili öğrendin mi, başka bir dili öğrenmek çok zorlaşır
çünkü artık sen bilgili olma noktasından hareket etmeye başladın.
İhtiyar köpeğe yeni numaralar öğretemezsin derler. Bu doğrudur.
Ama bir köpeği ihtiyar yapan nedir?
Fiziksel yaş değil çünkü bir Sokrates en sonuna kadar öğrenmeye devam eder, ölürken bile.
Bir köpeği ihtiyar yapan nedir? Bilgi bir köpeği ihtiyarlatır.
Buda genç kalır. Krishna genç kalır.
Buda'yı ya da Krishna'yı yaşlı olarak resmeden tek bir heykele bile sahip değiliz.
Onlar hiç yaşlanmadığı için değil!
Krishna seksen yaşına kadar yaşadı çok yaşlandı ama içinde bir şeyler her zaman genç, çocuksu kaldı.
Bilmeme halinden hareket etmeye devam etti.
Öyleyse ilk olarak, bir çocuk gibi ol derken, bütün ol diyorum.

Ve ikinci şey ise bir öğrenen olarak kal, bilmeme halinden hareket et.
Masumiyet budur: Bilmeme halinden hareket etmek masumiyettir.

Ve üçüncü ve son şey: Bir çocuğun doğal bir güvenme niteliği vardır;
aksi taktirde hayatta kalamaz.
Bir çocuk doğduğunda annesine güvenir, süte güvenir, sütün onu besleyeceğine güvenir,
herkesin iyi olduğuna güvenir.
Onun güveni kesindir, hiçbir şey hakkında bir şüphe yoktur.
Hiçbir şeyden korkmaz.
Onun güveni o kadar çoktur ki anneyi korkutur
çünkü çocuk gidip bir yılanla oynayabilir.
Onun güveni o kadar çoktur ki gidip elini ateşe sokabilir.
Onun güveni çok fazladır; korku bilmez, kuşku nedir bilmez.
Üçüncü nitelik budur.
Güvenin ne olduğunu bilebilirsen, yeniden güvenmenin yollarını öğrenebilirsen,
o zaman Tanrısallığın ne demek olduğunu bileceksin,
sadece o zaman hakikatin ne olduğunu fark edebileceksin.
Bunun anlaşılması gerekir.

Bilim şüpheye dayanır; bu yüzden eğitimin tümü şüphe eğitimine dönüştü.
Bilim şüpheye yaslanır, şüphe olmadan gelişemez.
Dindarlık güvene dayanır, güven olmadan gerçekleşemez.
Bunlar taban tabana zıt yönlerdir.

Unutma, eğer bilimsel bir araştırmaya güveni sokarsan işin özünü kaçırmış olacaksın.
Hiçbir şey elde edemeyeceksin, hiçbir şey keşfedemeyeceksin.
Oradaki yöntemin kendisi şüphedir.
Şüphe ve şüphe ve şüphe duymak zorundasın;
şüphe edemeyeceğin, yani şüphe edilemeyecek bir şeye takılana kadar şüphe duymaya devam etmek zorundasın.
Ancak o zaman, çaresizlik içindeyken onu kabullenmek durumundasın
ama yine de yarın yeni bulgular ortaya çıkıp her şeyi bir kenara atmak gerekeceğine ilişkin bir şüphe tohumu ile birlikte.
Yani sadece bir süre için...
Bilim hiçbir zaman nihai hakikate ulaşmaz, sadece muğlak, yaklaşık bir hakikate varır.
Sadece bir süreliğine hakikat olarak kabul edilir çünkü kim bilir;
yarın araştırmalar yeni bulgular, yeni veriler ortaya çıkarabilir.
O nedenle bilim sadece muğlak, keyfi hipotezlere varır.
Newton'un keşfetmiş olduğu şey, Albert Einstein tarafından çöpe atılmıştır
ve onun keşfettiği şey başka birisi tarafından çöpe atılacaktır.
Bilimdeki yöntem şüphe duymaktır. Güvene gerek yok.
Ancak bir şüphe etme olasılığı yoksa güvenmen gerekir ve bu bile muğlaktır,
geçici bir süre içindir, bir çeşit çaresizliktendir. Ne yapabilirsin?
Çünkü şüphede daha ileri gitmen mümkün değildir.
Her yönden baktın ve tüm şüpheler dağıldı ve bir çeşit kesinlik ortaya çıktı.

Din taban tabana ters bir boyuttur.
Aynı bilimde şüphenin yöntem olması gibi, dinde de yöntem güvendir.
Güven ne demektir?
Varoluştan ayrı değiliz, onun bir parçasıyız, burası bizim evimiz demektir.
Bizim ona ait olduğumuz, onun bize ait olduğu, evsiz olmadığımız,
Evrenin annelik yapan bir evren olduğudur.
Tıpkı bir çocuğun ne zaman bir ihtiyacı olursa annenin bunu gidereceği;
acıktığında gelip doyuracağı, üşüdüğünde annenin gelip onu kucaklayacağı
ve sıcaklık, sevgi, ilgi vereceği gibi Evrenle beraber çocuk olabiliriz.
Çocuk güvenir.
Yapması gereken tek şey bir ihtiyacı olduğunda bağırmak ve ağlamaktır
bu sayede annenin dikkati ona çekilmiş olur, hepsi bu kadar.
Din bu Evren bizim annemiz ya da babamızdır der, bu nedenle de bu ifadeler kullanılır.
İsa Tanrıya babadan çok daha iyi olan "Abba" dedi.
Baba resmi bir sözcüktür, abba ise samimi.
Eğer abba'yı doğru bir şekilde tercüme etmek durumunda olursan,
babişkoya babadan daha yakın olacaktı.
Ama Tanrıyı Babişko olarak adlandırmak biraz saçma gibi gelir; kilise buna izin vermez.
Kilise bu doğru değil diyecektir. Ama İsa onu babişko anlamına gelen Abba diye adlandırdı.

Aslında bir dua gayri resmi olmak zorundadır. "Baba" çok mesafeli gibidir.
Tanrıyı Baba olarak adlandırarak onu cennette, uzak mesafedeki bir yerlere uzaklaştırmış olduğumuz reddedilemez bir gerçektir.
Babişko daha yakın gelir; ona dokunabilirsin, neredeyse somuttur, onunla konuşabilirsin.
Cennetin yükseklerinde bir yerlerde oturan bir Tanrı-Baba'ya bağırmaya devam edip durursun
ama yine de ona ulaşabileceğine güvenemezsin.

Din varoluşa çocukça bir yaklaşımdır: Dünya bir anne ya da baba olur.
Doğaya karşı değilsin, doğayla savaşmıyorsun.
Kavga yok, büyük bir işbirliği var. Kavga aptalca ve saçma görünür.

Şüphe dini deneyimde işe yaramaz, tıpkı bilimsel keşifte güvenin işe yaramadığı gibi.
Bilim dışarının keşfi demektir ve din de içerinin keşfi demektir.
Bilim nesnelerin dinidir ve din ise varlığın bilimidir.
Tıpkı bir çiçeği kulaklarınla görememen gibi;
ne kadar hassas kulakların olsa da, ne kadar müziğe yatkın bir kulağın olsa da
bir çiçeği kulaklarınla göremezsin.
Kulak sadece sesleri yakalar, onun sınırları vardır.
Şayet renkleri, ışığı, şekilleri görmek istersen gözlerinle bakman gerekir.
Gözler çok güzeldir ama sınırları vardır; gözlerle müziği duyamazsın.
En muhteşem müzik bile gözlere nüfuz edemez.
Gözler sağırdır, kulaklarla duymak zorunda kalacaksın.

Nesnelere açılan kapı şüphedir.
Güven ise varlığa açılan kapıdır.
Tanrısallık sadece güven aracılığıyla bilinir.
Ve yanlış olanı iki şekilde yapabileceğini unutma.
Sözde dindar insanlar bilimle mücadele etmekteler, kilise bilimle mücadele halinde.
Bu çok aptalca bir kavgaydı çünkü kilise bilimden güvene yaslanmasını istedi.
Ve şimdi de bilim intikam alıyor; artık bilim de dinin şüpheye, belirsizliğe, mantığa dayanmasını istiyor.
İnsanoğlu aynı hatayı tekrar tekrar yapmaya devam edip duracak kadar aptaldır.
Orta Çağlardaki kilise aptaldı; şimdi kendisini bilim adamı zanneden insanlar aynı aptallığı yeniden yapıyorlar.
Anlayış sahibi bir insan şüphenin kendi dünyası olduğunu söyleyecektir.
Şüpheyi bir yöntem olarak kullanabilirsin ama onun sınırları vardır.
Ve aynı şekilde güvenin de kendi dünyası vardır ama onun da sınırları vardır.
Nesneleri bilmek için güveni kullanmaya gerek yoktur ve içsel olana ilişkin olarak şüphe gerekmez;
o zaman her şeyi allak bullak edersin.
Bilimsel keşifler için güven kullanılmış olsaydı, bilim hiç doğmamış olabilirdi.
Bu nedenle Doğuda bilim çok ilkel kaldı.

Hintli bilim adamlarıyla karşılaştım; Hindistan'daki bir bilim adamı,
Batıdaki tüm eğitim olanaklarına sahip olmuş, ödüller kazanmış
ya da hatta Nobel ödülü kazanmış bile olsa derinde bir yerde bilimdışı, batıl olarak kalır.
Sürekli olarak bir takım yollardan —bilerek ya da bilmeyerek,
farkında olarak ya da olmayarak— dışsal dünyaya güveni kabul ettirmeye çalışır.
Ve çok, çok dindar Batılı bir kişi derinde bir yerde şüpheyle dolu olarak kalır.
Batı şüphenin olasılıklarını keşfetmiştir ve Doğu da güvenin olasılıklarını keşfetmiştir.

Her ikisini de kullanmak zorundasın.
Ve ben her ikisini de kullanabilen kişiye anlayış sahibi insan derim.
Bilimsel bir laboratuarda çalışırken şüpheyi, belirsizliği, mantığı kullanır;
ibadethanede dua ederken, meditasyon yaparken güveni kullanır.
Ve o özgürdür; ne güven tarafından bağlanmıştır ne de şüphe tarafından bağlanmıştır.

Gözlerin ya da kulakların tarafından bağlanma, aksi halde fakir kalacaksın.
Her ikisine de sahipsin!
O halde ne zaman görmek istersen gözleri kullan ve
dinlemek istediğinde gözlerini kapa.
İnsanların müzik dinlerken gözlerini kapaması rastlantı değildir.
Nasıl müzik dinleneceğini biliyorsan gözlerini kapayacaksın çünkü gözlere artık ihtiyaç yok.

Aynı şekilde şüphe ve güven için de böyledir.
Güven çocuğun niteliğidir.
Bu üç nitelik —bütün olma niteliği, bilgi yerine cahil kalma niteliği ve güvenme niteliği— anlam budur.
Çocukça davranmak bir çeşit aşırı duygusallık halidir.
Senin buna ihtiyacın yok.
Her çocuğun çocukça davranmasına izin verilmek zorundadır,
her yetişkinin yetişkinliğine izin verilmesi gerektiği gibi
ama bir yetişkin aynı zamanda bir çocuk olma niteliğine de sahip olabilir.
Çocukça davranmaya gerek yoktur, bu aşırı duygusallığa gerek yoktur
ama olgunluk, bir çocuk gibi olmanın nitelikleriyle mükemmelen başa çıkabilir.
Aralarında bir uzlaşmazlık yoktur. Aslında yalnızca bir çocuk gibiysen olgunlaşabilirsin.

Ancak, şayet senin çocukça davranma ihtiyacın doyurulmamışsa, ona izin vermelisin.
Bırak gelsin ve bırak tatmin olsun; ne kadar çabuk olursa o kadar iyidir,
yoksa senin sonun gelene kadar sana yapışmaya devam edecektir.
Onun kendini ifadesine izin ver ve gidecek.

Bir kez ona izin verildi mi, bir miktar zaman alacak ve gidecek
ve seni son derece doyuma ulaşmış olarak terk edecek.
Onu ertelemektense tam şimdi onun içine girmek daha iyidir
—çünkü ne kadar çok ertelersen o kadar zorlaşır—
ve sonrasında çocuk gibi bir niteliğin ortaya çıktığını göreceksin.
Çocukça davranışlar kaybolacak.
Geçici olarak orada olacak, sonra gidecek ve çocuğun taze ve genç olacak.
Ve bu çocuğa erişildikten sonra büyümeye başlayacaksın.
O zaman olgunlaşabilirsin.
Kendi etrafında taşımakta olduğun tüm bu yalanlarla olgunlaşamazsın.
Hakiki olduğun zaman, gerçek olduğun zaman ancak olgunlaşabilirsin.

OSHO


2 Yorum:

ali zafer sapci dedi ki... 20 Mart 2012 21:04  

Teşekkürler.

Ömero dedi ki... 20 Mart 2012 21:07  

Böylesine zahmetli bir yazıya gönül verip okuduğunuz için yazar adına ben teşekkür ederim.

Konuyla ilgili düşüncelerinizi ekleyin↓

― Lütfen konuya yönelik yorum yapınız.
― Blog'a yönelik yorumlarınızı " Blog Yorumları " sayfasına bırakınız...
― Google Hesabı olmayanlar Yorumlama Biçiminden Adı / URL'yi veya ANONİM seçerek yorum yapabilir...

Son yorumlar

! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor diyenler...

Yazıları

: : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : : :



... paylaşmak istedikleriniz varsa ...


Site içeriğine (M) ve konulara uygun olduğunu düşündüğünüz haberleri, görselleri, yazıları.. e-posta yoluyla bilgilerini yollayın paylaşalım.

.
..... Her şeyi değil, şeyleri paylaşan site ......